“Sosyal yardımlar kalıcı çözümlerin yerine ikame ediliyor; yurttaş, hakkını talep eden bir özne olmaktan çıkarılıp yardıma muhtaç bir nesneye dönüştürülüyor. Tam da bu noktada “Açlıkla terbiye ediyorlar” deyimi anlam kazanıyor. Açlık yalnızca biyolojik bir durum değil; siyasal ve toplumsal bir baskı mekanizmasıdır. Geliri olmayan, borçlu, yarınından emin olmayan insan itiraz edemez, örgütlenemez, sesini yükseltemez. Hayatta kalma mücadelesi, demokratik taleplerin önüne geçer. İnsanlar haklarını değil, ertesi günü düşünmeye zorlanır.
Bugün Türkiye’de milyonlarca insan kuru ekmeğe muhtaç hale getirilmiş durumda. Bu, tesadüf değil; tercihlerin sonucudur. Yüksek enflasyona rağmen düşük ücret politikası, sermayeyi korurken emeği ezmektedir. Vergi yükü adaletsiz biçimde emekçilerin sırtına bindirilirken, servet ve rant dokunulmaz kılınmaktadır. Krizin bedeli yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya doğru ödetilmektedir.
Geleceğe dair umutların tükenmesi de bu düzenin doğal sonucu. Gençler ülkeden gitmek istiyor, kalanlar ise hayallerini küçültüyor. “Bir gün düzelir” inancı yerini sessiz bir kabullenişe bırakıyor. İşte asıl tehlike burada: Açlığın sadece mideyi değil, umudu da kemirmesi. “Açlıkla terbiye etmek”, yalnızca yoksullaştırmak değil; toplumu siyasetsizleştirmek, itirazı bastırmak ve eşitsizliği kalıcılaştırmaktır. Bu düzen sürdürülebilir değildir. Açlık üzerine kurulan hiçbir istikrar gerçek değildir; bastırılan her toplumsal sorun, daha büyük bir kırılmanın zeminini hazırlar. Türkiye’nin ihtiyacı, yoksulluğu yöneten değil, ortadan kaldırmayı hedefleyen bir siyasal ve ekonomik anlayıştır. “(BİRGÜN EKONOMİ SERVİSİ-16/12/2025)
“Ülkedeki en temel çelişkinin emek-sermaye çelişkisi olduğu, toplumun en can alıcı taleplerinin ise sınıfsal talepler etrafında şekillendiği su götürmez bir gerçek. Hayat, aslında hiç de yeni olmayan ideolojik saldırılara rağmen siyasetinin merkezine emeği, sınıfsal çelişkileri, bütün bir sömürü mekanizmasının başat unsurlarından olan emperyalizme karşı mücadeleyi yerleştiren bir solu çağırıyor. Yani tüm bu yıkım ve çürümeye ancak toplumun asıl taleplerini kucaklayan, rejimle uzlaşmayı reddeden, talana ve sömürüye karşı çıkan, yani rejimin asla istemeyeceği bir sol yanıt üretebilir.” (MEHMET EMİN KURNAZ)
Sürekli olarak yakınılan bir şey var, deniyor ki; “Hükumet sorun çözmüyor(!)” Bu olguyu irdelemeden önce şu saptamayı yapmak gerek; hükumet için sorun ne? İktidar kendisi açısından sorunları çözüyor. Ancak, azınlığın çıkarlarını gözeten çözümler genel çoğunluğun aleyhine oluyor. Örneğin büyük çoğunluk için vergiler katlanılamaz bir yüke dönüşürken; bazı iş insanların vergileri siliniyor veya affediliyor. Kur Korumalı Mevduat, yoksulların sırtından zenginlerin faiz gelirini artırmıştır. Mega yatırımlar, iş yapanlar için büyük karlar sağlarken; halk için pahalılık, işsizlik ve yoksulluk getirmiştir. Kütahya Hava Alanında hedeften sapma %97 ise; bunu sessizce kabullenmek olası mı? Vekillerimiz ve kurumlarımız neden haklarımızı savunmuyor? Sözleşme, iki tarafı da aynı oranda koruyup kollayan bir düzenleme olmalıdır. Taraflardan biri mevcut sözleşmeden zarar görüyor ise, hemen gözden geçirilmesi gerekir. Hukuk açısından, adalet açısından ve güvenirlik açısından yeni bir uzlaşma gerçekleştirilmelidir. Üstelik aynı olumsuzluk yıllarca tekrarlanıyor ise; kasıtlı bir durumdan kuşkulanılabilir. Literatürdeki adı ile; “Tiksindirici borç” söz konusu olabilir.
Bu konu, öncelikle devleti ve ilgili kurumları ilgilendirir. İkinci olarak ve tartışmasız olarak milletvekilleri sorumludur. Üstelik bu gibi hallerde particilik ikinci plana düşer. Kamu yararını gözetmekle yükümlü kurumlar bunu görev bilmelidir. STK’lar, dernekler, sendikalar bu konuda topluma önderlik etmelidir. Aynı duyarlık kamuya ait üreten birimlerin özelleştirilmesine ve ülkenin yeraltı kaynaklarının yağmalanmasına karşı gösterilmelidir. Basın ise, dördüncü güç olarak sorumludur. Konu ile ilgili gerçek bilgileri halkla paylaşmalıdır. Konuya ilişkin sav var ama, kanıt var mı? Basından elde ettiğim verileri paylaşacağım: Emekliye1062 lira verildiğinde maliyeti 69,5 milyar tutuyor. Bu miktarın üç buçuk katı olan 238 milyar lira yol ve köprülere geçiş garantisi olarak verildi. Söz konusu miktarın on bir katı,768 milyar, şirketlerin silinen vergi borçları için veriliyor. Bu miktarın otuz altı katı,2,5 trilyon, Kur Korumalı Mevduat için verildi(!) Aynı miktarın otuz dokuz katı, 2,7 trilyon faiz ödemesi için ayrıldı(!)
Özgür Özel bu durumu şöyle eleştirdi: Yollara geçiş garantisi var, emeklilere geçim garantisi yok! Bu veriler, tiksindirici borç iddialarının üzerine gidilmesini gerektirmez mi? İşçiye yok, köylüye ve çiftçiye yok, esnafa ve küçük girişimciye yok!
Milletvekilliğinden emeklilik yeniden gözden geçirilerek kaldırılmalıdır. Emeklilik için hizmet şart. Kişi emeklilik için gerekli olan koşulları sağladığında emekli olabilir. Milletvekilliği süresi, emeklilik süresine eklenmelidir. Hizmetin gereğine gelince; fiili olarak iş yapanlara işin gerektirdiği olanaklar sağlanır. Bu olanaklar, hizmet karşılığıdır, hizmet bitince olanaklarda biter. Vicdani bir değerlendirme için: Emekli maaşı:20.000- Asgari ücret: 28.075,50TL. Milletvekili maaşı:273.196TL. Emekli vekil maaşı:177.658TL. Vekil+emekli maaşı:450.000TL…Değerlendirmeyi okurlarıma bırakıyorum.