Dünlerde mevsimler sıra, sıra dengesinde, düzeninde gelirdi.

Günümüzdeyse önce uyarılar geliyor. Grafikler, anomali haritaları, kuraklık analizleri, “rekor kırılabilir” sözleri, baraj doluluk oranlarına ilişkin uzman açıklamaları… Yaz, artık yalnızca bir mevsim değil; kapıya dayanan bir iklim sınavı gibi.

Türkiye’de sorun yalnızca “hava biraz sıcak olacakmış” sorunu değil. Sorun; oldukça ısınmış bir coğrafyada, suyu eksilmiş toprakta, betona boğulmuş kentlerde, yaşlı bedenlerin ve yorgun barajların aynı anda sınanacak olmasındadır. Çünkü gökyüzünden düşmeyen her damla; yalnızca kuruyan toprağı değil, siyasal aklın kuraklığını da açığa çıkarıyor.

Bugünlerde uzmanlardan (başta Prof. Dr. Levent Kurnaz'ın uyarısı) sıkça duyduğumuz şu uyarı sözleri dolaşıyor kamusal alanda: “Süper El Niño geliyor.
Olabilir; ama gelirse etkisi ağır da olabilir. Kuşkusuz ana sorun burada da bile değil. Çünkü bu çağın en büyük aldanması, bütün felaketi tek bir doğa olayının sırtına yüklemeye çalışmaktır. Sanki ortada yalnızca bir okyanus salınımı varmış da geri kalan her şey masummuş gibi… Oysa kentleri soluksuz bırakan beton politikaları, dereleri borulara tutsak eden kalkınma hevesi, tarımı susuz bırakan plansızlık, ormanları rantın paylaşımına sunan çıkarcı ve doyumsuz düşünce biçimidir.

Daha açık anlatımla tehlikenin adı yalnızca El Niño değildir; Tehlikenin adı, hazırlıksızlıkdır. Tehlikenin adı, yapılan ya da yaşanan yanlışları unutup, önlem almamak ve yeniden yaşanmasına neden olan balık kısa hafızalı olmaktır.

Tehlikenin adı, her yaz yeniden şaşırıyormuş gibi yapan kurumsal yüzsüzlüktür, sorumsuzluktur.

Kış yeterince yağışlı geçmediğinde bunu yalnızca meteorolojik veri sanıyoruz. Oysa bu durum; öncelikl yazın musluktan akan suya yönelik yanlış altyapı siyaseti demektir. Barajların dolmaması, tarlanın verimsizleşmesi, pazardaki fiyatın artması, yaşlı bir insanın öğle sıcağında nefesinin daralması demektir. Kuraklık, doğanın huysuzluğu değil; yönetim yeteneksizliğinin ve yetersizliğinin de göstergesidir.

Bir başka acı gerçek de şudur; şöyle ki aynı derecedeki sıcaklık herkese aynı şekilde dokunmaz. Varlıklı olan klimasını açar, serin alanlara çekilir, aracına biner istediği yere gider. Ama yoksul olan asfaltın, tenekenin, dar sokağın, sıcak apartman katının içinde kavrulur. Yaşlılar daha çok etkilenir. Kronik hastalar daha ağır bedel öder. Kentte yaşayan, özellikle de ağaçsız ve betona teslim mahallelerde sıkışan insanlar için sıcaklık yalnızca rahatsızlık değil, genellikle doğrudan yaşamsal risk olur.

Hiç kuşkusuz sıcak hava dalgası yalnızca iklim sorunsalı değildir; aynı anda toplumsal sınıf sorunsalıdır, kentleşme sorunsalıdır, kent hakkı bağlamında adalet sorunsalıdır.

Ama biz ne yapıyoruz?
Her yıl aynı gösteriyi izliyoruz; önce uyarılar geliyor. Sonra birkaç sıcaklık rekoru kırılan günler yaşanıyor.
Ardından “beklenmedik biçimde” içerikli açıklamalar yapılıyor; yine doğa, yine iklim, yine yazgı, yine kader, yine Tanrı'nın gazabı sözleri eşliğinde...
Sonra sağlık uzmanlarınca birkaç göstermelik öneri yayımlanıyor; bol su ya da ayran için, güneşe çıkmayın, güneşten sakının! Sanki halk; serin, gölgeli, güvenli ve her alanda eşit koşulların var olduğu bir ülkede yaşıyormuş gibi...

Oysa sorun bireysel önlemlerle çözülecek aşamayı çoktan geçti. Evet; su içmek gerekir, öğle sıcağından kaçınmak gerekir, yaşlı komşuya özen göstermek ve dışarıya çıkmaması için uyarmak gerekir. Ama bunlar yeterli midir? Elbette ki değildir. Öncelikle bu ülkenin kentleri neden giderek ısı adasını büyüten biçimde kuruluyor diye sorgulamak gerekir. Neden her boş arazi yeşil alan değil de olası inşaat alanı olarak değerlendiriliyor diye eleştirmek gerekir. Neden su yönetimi uzun vadeli bir kamu politikası değil de mevsimlik bir tedbirsizlik ve yetersizlik sonucu her yıl yeniden, yeniden yaşanıyor diye kamu alt yapı hizmetlerini incelemek gerekir. Neden tarım işkolu ve tarımsal alanlara yönelik sulama politikaları, iklim gerçeğiyle birlikte değerlendirilmiyor, dolayısıyla gerekli önlemler alınmıyor ve eşgüdümlü çalışmalar gerçekleştirilmiyor diye düşünmek gerekir

Bilinmelidir ki iklim krizi bize yalnızca havayı anlatmıyor; yönetim biçimini ya da doğru yönetilemediğimizi de anlatıyor.

Çünkü bazen termometre; bir siyasal eleştiri metninden daha açık, doğru ve dürüst konuşur.

Bu nedenle bugün yapılması gereken uzmanların, “Süper El Niño kesin mi, geliyor mu, yaşanacak mı, etkili olacak mı?” tartışmasına takılıp kalmak değil, sürdürülebilir gönenç toplumunu oluşturmak için gerekli yatırımları yapmak, gerekli önlemleri almaktır . Elbette ki uzmanların çalışmalarına yönelik bilimsel öngörüler de vardır, belirsizlikler de, ama olasılıklar da vardır; olacaktır da... Ama belirsizlikleri, öngörüleri ya da olasılıkları; görmezden gelerek sorunlara hazırlıksızlık yakalanmak ussal bir davranış değildir. Tam tersine, belirsizlik varsa, bilinmezlik varsa; olası her türlü sonuca karşı kamusal sorumluluk daha çok olmalıdır. Çünkü risk kesinleştiğinde artık iş işten geçmiş olabilir.

Mevsimler döngüler; dünlerdeki gibi değil. İklimler değişiyor, dünya genelinde iklim değişikliği nedeniyle belirsizlikler yaşanıyor, sorunlar yaşanıyor, ölümler yaşanıyor. Ne yazık ki günümüzde yalnızca Yaz gelmiyor; yaz mevsiminin yanı sıra pek çok sorun da yanında geliyor ki susuzluk ya da sel felaketleri, orman yangınları, aşırı sıcaklar gibi... Ve ne yazık ki uzmanlara göre geçmişte dört mevsimin güzelliğini yaşadığımız ülkemizde; iklim değişiyor, ülkemiz Akdeniz iklim kuşağı özelliğini yitiriyor, tropik iklim kuşağı özelliklerine dönüşüyor, daha da beteri giderek çölleşiyor.

Suç yalnızca iklimde mi? Elbette ki değil! İnsanca doyumsuzluklar, sorumsuzluklar ve dahası rant uğruna yapılaşma son bulmadıkça bu günlerimizi de arayacağımızı bilmeliyiz.