Sözcü Gazetesi'nin haberine göre bu yıl Türkiye'de 1.500'ün üzerinde otel satışa çıkarılmış durumda. Yaklaşık 22 bin otel ve 2 milyona yakın yatak kapasitesine sahip ülkemizde doluluk oranlarının 2025 yılında yüzde 49,5 seviyesinde kaldığı, 2026 yılında ise jeopolitik riskler nedeniyle daha da gerileyebileceği ifade ediliyor.

ABD, İsrail ve İran arasında yaşanan gerilimler, bölgemizdeki istikrarsızlık ve Türkiye'nin bulunduğu coğrafya elbette turizm hareketlerini etkiliyor. Ancak bugün yaşadığımız durgunluğu yalnızca güncel gelişmelerle açıklamak doğru olmaz.

Ben 40 yıldır bu sektörün içindeyim. Neredeyse kriz yaşamadığımız bir yıl hatırlamıyorum. Buna rağmen her yıl yeni oteller açmaya devam ediyoruz. Üstelik çoğunlukla Antalya, Bodrum, Kuşadası ve İstanbul gibi zaten yüksek kapasiteye sahip destinasyonlarda...

Bir bölgede küçük bir hareketlilik görüldüğünde de aynı refleks devreye giriyor: Hemen yeni otel yatırımları başlıyor. Talebin kalıcı olup olmadığını görmek, bölgenin taşıma kapasitesini değerlendirmek yerine "Komşu yapıyorsa ben de yapayım" anlayışı öne çıkıyor. Oysa asıl soru şu: Yapılan yatırım gerçekten sürdürülebilir bir kazanç sağlıyor mu?

Görünen o ki turizmi hâlâ tam anlamıyla anlayabilmiş değiliz. Turizmi verilerle değil, beklenti ve umutlarla değerlendirmeye çalışıyoruz. Birkaç günlük tatil hareketliliği bile bazen bize yıllık turizmi kurtaracakmış gibi geliyor. Geçtiğimiz Kurban Bayramı döneminde de benzer bir tablo yaşadık. Ancak tatil sona erdiğinde yeniden gerçeklerle yüzleşiyoruz.

Gerçek şu ki yatak kapasitesi ve turizm işletmesi sayısı mevcut talebin oldukça üzerinde. Bu şartlarda sektörün arzu ettiği gelir seviyelerine ulaşması kolay görünmüyor. Üstelik işletme sayısı üzerinde etkin bir planlama ve kontrol mekanizması da bulunmuyor. Daha dikkat çekici olan ise işverenleri temsil eden sivil toplum kuruluşlarının bu konuda yeterince ses çıkarmaması.

Artık dikkatleri otel ve yatak kapasitesindeki aşırılığa çekmemiz gerekiyor.

Dünyanın birçok ülkesinde bugün "aşırı turizm" ve fazla yatak kapasitesi tartışılıyor. Amsterdam, Barselona ve Yunanistan gibi destinasyonlar ziyaretçi yoğunluğunu yönetmek için çeşitli sınırlamalar getiriyor. Özellikle Yunanistan, turizmi belirli merkezlerde yoğunlaştırmak yerine yeni destinasyonlara yaymaya çalışıyor ve buna uygun politikalar geliştiriyor.

Bizde ise adeta bir otel enflasyonu yaşanıyor. Kıyı bölgelerine yeni otel yatırımları gelmeye devam ediyor. Dahası, Anadolu'nun herhangi bir bölgesinde turizm hareketliliği başladığında ilk refleks yine otel yatırımı oluyor. Oysa öncelikle turizm çeşitliliğini artırmayı, deneyim üretmeyi ve bölgenin cazibesini geliştirmeyi konuşmamız gerekiyor.

Yeni yatırımların gerçekten karşılığını alıp alamayacağını çoğu zaman yeterince değerlendirmiyoruz. Yıllık ortalama yüzde 50 dolulukla çalışan bir otelin ne kadar sağlıklı gelir elde edebileceğini sektörün içindeki herkes biliyor. Turizmi yılın tamamına yayamadığımız sürece birkaç yoğun döneme ve resmi tatillere bağlı bir yapıdan beklediğimiz ekonomik verimi almamız mümkün değil.

Bu nedenle özellikle otellerin yoğunlaştığı bölgelerde yeni turizm yatırımları çok daha dikkatli değerlendirilmelidir. Çünkü turizm yalnızca otelden ibaret değildir.

Turisti otelin duvarları arasına hapsetmemeliyiz. Asıl yapmamız gereken, insanların yeni yerler keşfetmesini sağlayacak deneyimler üretmektir.

Daha bir hafta önce Tunceli, Elazığ, Erzincan ve Malatya'yı kapsayan bir gezi gerçekleştirdim. Bir kez daha gördüm ki Anadolu'nun dört bir yanında değerlendirmeyi bekleyen büyük bir turizm potansiyeli var.

Yabancı turistleri yalnızca sahillere değil, Anadolu'nun saklı köşelerine de götürmeliyiz. Doğayı görsünler, tarihi keşfetsinler, kültürümüzü tanısınlar, yerel yaşamı deneyimlesinler ve gastronomimizi tatsınlar. Şaşırsınlar, hayran kalsınlar ve ülkelerine döndüklerinde Türkiye'yi anlatsınlar.

Çünkü turizmin geleceği daha fazla yatak yapmakta değil, daha fazla deneyim üretmektedir.

Türkiye'nin gerçek zenginliği otellerinde değil; kültüründe, doğasında, tarihinde ve insanındadır. Bu değerleri turizmin merkezine koyabildiğimiz gün hem sektör kazanacak hem de ülkemiz çok daha güçlü bir turizm markasına dönüşecektir.