Yaşama biçimi bir kültür sorunudur. Yaşama ilişkin sorunların çözümü, yaşam biliminin konusudur. Olay ve olguların farkında olmak ya da olmamak sorun değil çünkü, yaşam verili koşullar altında gereğini yerine getirir. Dünyayı anlamak, olayları kavramak sadece sorunun bir parçasıdır. Önemli olan, algılanan ve kavranan sorunlara istendik katkılar yapabilmektir. Bunun için öncelikli olan, özgürce yaratabilmektir. Özgürlük de yaratmanın önkoşuludur. Bunu önceleyen olgu ise, geleceği öngörebilmektir. Bu saydığımız şeyleri gerçekleştirecek olan şey, düşünme organıdır. Mademki bir beynimiz var, o zaman onu yaşamın yararına kullanmalıyız.
Yaşam yararına kullanılması gereken beynin örselenmemesi gerekir. Beyni körelten, yersiz ve zamansız olarak gereksiz yüklemelerdir. Bu gibi gereksiz yüklemeler özünde yaşam biçimini yansıtır. Somut ve soyut ilişkisini kavramayan bireylere tek yanlı olarak gereksiz ve tutarsız bilgilerin tıkıştırılması, insanlık adına kabul edilebilir değildir. Olması gerektiği gibi yetiştirilmeyen kişiler; öteki varlıkların, doğal kaynakların ve doğanın yararını gerektiği gibi gözetemez!
Sorun, yaşam biçiminde düğümleniyor. Bu konuda sorumluluk devletin temel görevleri arasında yer alır. Devletin inancı olmaz, inancı olanlara saygılı olması gerekir. Tüm inançlara eşit mesafede durması gereği bu zorunluluğun kaçınılmaz sonucudur. Bu temel olgunun gereği olarak yaşama biçimi dayatılmaz fakat, yaşama biçimlerinin sürdürülmesi için gerekli ortam yaratılır. Gözetilmesi gereken özgürlükçü ve eşitlikçi yaklaşımın adını koymak gerek. Yaşama biçiminin, üretmenin, yaratmanın oluşacağı ortamı sağlayan ilke laikliktir.
Prof. Dr. Gamze Yücesan Özdemir’in Birgün Gazetesinde yayınlanan laiklik ile ilgili
(07/03/2026) yazısından parça parça ilginç alıntılar paylaşmak istiyorum: “Din bir yandan emekçilerin sığınağı olmuş diğer yandan egemen sınıfın meşruiyet aygıtı olarak işlev görmüştür.”
“…eşitsizlikler kutsallaştırılmış, yoksulluk kader, itaat erdem olarak sunulmuştur.”
“Laiklik sıradan insanın kendi yazgısını belirlemesidir.”
“Laiklik yurttaşlıktır. Laiklik yoksa halk yurttaş değil, tebaa ve kuldur.”
“Yurttaşlık bilimsel eğitim hakkına, sağlık hakkına, insanca barınma hakkına ve onurlu bir yaşam hakkına sahip olmalıdır.”
“Laiklik olmadan yurttaşlık, yurttaşlık olmadan halk olunamaz.”
“Laiklik emeğin sermaye karşısında dilsiz ve eylemsiz bırakan gericiliğe karşı çıkmaktır.”
“Sömürüyü şükürle normalleştirenlere, itaatkârlığın erdem diye yüceltenlere karşı açık ve net bir sınıf tavrıdır.”
“Laiklik aynı zamanda bağımsızlıktır.” (Bu noktada eşitlik olgusu unutulmamalıdır.)
“Laiklik farklı inançlara sahip olan insanların toplumsal yaşamada yan yana durabilmesinin güvencesidir.”
“Laiklik halk olmanın devrimci ilkesidir.”
Laikliğe karşı olanların büyük bölümü neye karşı ve niye karşı olduğunu bilmeyenlerden oluşur. Çünkü laikliğin savunduğu ve güvenceye kavuşturulmasını istediği şey, farkında olmadan karşı çıkanların temel hakları ile ilişkilidir. “Bindiği dalı kesmek.” Buna denir(!) Ne yazık ki, neye hangi nedenle karşı olduğunu bilmeyenler; azımsanmayacak bir çoğunluğu oluşturur. Ve ne yazık ki, inananların büyük çoğunluğu en az bildiklerine en çok inananlardır. Öz çaba ile beslenmeyen inanmalar; yanılgıların ve aldatılmaların eşiğidir. Türedi aracılar bu noktada devreye girer ve yaşamı yaşanılmaz kılarlar(!) Oysa yaşamak inanmaktır ama, gerçeğe…