Bilindiği gibi Mudanya Ateşkes'inden sonra, Batılı Devletler; antlaşmanın Lozan'da yapılmasını kararlaştırırlar. Böylece Lozan'a hem Ankara'yı, hem de İstanbul'u çağırırlar. Amaçları bir kez daha Anadolu'yu birbirine düşürmektir.
Ankara Hükümeti konuyu TBMM'ye getirir ve Lozan'da Türkiye'yi yalnızca Ankara'nın temsil etmesi gerektiği konusunda karar alınır. Bu karar İstanbul'a duyurulur. Meclis yaptığı çalışmalar sonucunda iki maddelik bir karar alır ve bu karar bağlamında1 Kasım 1922 günü saltanat kaldırılır. 29 Ekim 1923'de Cumhuriyet'in duyurulmasının ardından 3 Mart 1924'e gelince halifeliğin kaldırılmasının da günü gelir.
Gerçekte halifeliğin anlamı bilinmeden, Atatürk'ün bu konudaki başarısını anlamak pek olanaklı değildir. İşte bu nedenle tarih sayfalarında kısa bir yolculuk yapmak yerinde olacaktır.
Hazreti Muhammed sağlığında kurduğu devletin tüm işlerini yürütür. O; hem peygamber, hem de devlet başkanıdır. Ölümü ile Arap Devleti başsız kalır. O'nun koyduğu kurallara göre işleri yürütecek birisi gereklidir. Böylece dört halife İslam Devleti'nin başına geçer.
Bilindiği gibi Muhammed son elçidir. O'nun ölümü ile İslam dininin; Tanrısal yanı kapanmıştır, bir diğer deyişle Tanrı bir başkası aracılığıyla artık insanlara seslenmeyecektir.
Bundan sonra halifeler Muhammed'in yalnızca "yöneticilik" niteliğinde ardılı olurlar. Bu durum 1517'den sonra Osmanlı Devleti'ne geçer ve özellikle de Osmanlı'nın son yıllarında değişik bir uygulamaya dönüşür. Devletin çöküş yıllarında tüm İslam dünyasının desteğini almak amacıyla bu unvan araç olarak kullanılır. Ama İslam dünyası destek vermek yerine, Yemen çöllerinde; İngilizler'le, Fransızlar'la birleşerek sırtından vurur, hançerler bir İngiliz sarı lirası için Mehmetçiklerimiz'i...
Giderek Osmanlı'da son Osmanlı sultanlarının hem siyasal, hem de dinsel yetkeyi kişiliklerinde topladıklarına ilişkin görüş iyice yerleşir. Olaylar son sultanın davranışlarıyla halktan da ne denli uzak kaldığını gösterir. Çünkü son sultan Vahdettin; yedi düvelin saldırılarına karşılık verenlere, yurdunu savunanlara karşı çıkar, din adamlarından aldığı fetva ile Anadolu'da bağımsızlığımız için savaşanları, Osmanlı Devleti'ne başkaldıranlar olarak gösterir. Onları suçlar.
Bu sırada yabancı devletlerin baskısıyla son Halife Abdülmecid Efendi'nin siyasal yetkesini geri getirmeyi düşünür. Devletin başında halifeliğin bulunması gerektiği savunulur.
15 Şubat 1924 günü Mustafa Kemal Paşa İzmir'de bu konuyu komutan ve arkadaşlarıyla görüşür. Halifenin çevresinde yapılan çalışmalar ülkeyi yeni bunalımlara sürükler. Konu kısa zamanda Meclis'e gelir ve yapılan açıklamada halifeliğin kaldırılması görüşmeleri başlar. Aynı günlerde halife; ödeneklerini az bulur, üstelik de daha geniş yetkiler ister. Osmanlı ailesinin Türkiye sınırları içinde oturup, oturmaması tartışmaları da başlar. Sonuçta halifelikle birlikte tüm Osmanlı ailesinin Türkiye sınırları dışına çıkarılması; 431 Sayılı Yasa ile onaylanır.
Halifeliğin kaldırılmasının içerde ve dışarda olmak üzere iki ayrı anlamı vardır.
İçerde; ülke CUMHURİYET olarak yerini alır ve iki merkezli bir yönetimden kurtulur. Bununla birlikte halifeliğin kaldırılmasıyla eski kurumlar da kalkar. Böylece vicdan özgürlüğü çerçevesinde dine yeni bir yapı kazandırılır. Dışarıdaysa; Türkiye artık İslam dünyasının merkezi olmaktan çıkar. Böylece Türkiye'de ilk kez başlatılan bu değişikler tüm İslam dünyasına ışık tutar, çağdaş uygarlık düzeyini yakalama girişimleri başlar.
Saltanat ve halifeliğin kaldırılmasından sonra, mahkemelerin de laik hukuka bağlanması kesinleşir.
Bilindiği gibi Osmanlı Devleti'nde iki türlü mahkeme vardı. Adli Mahkemeler ve Şer'iye Mahkemeleri... Bugünün medeni hukuku ile ilgili işleri Şer'iye Mahkemeleri görüyordu. Her iki mahkeme arasında da uyuşmazlıklar sürüyordu. Böylece Cumhuriyet Dönemi'nde bu karışıklığa son verilmiş ve Din İşleri Bakanlığı kaldırılırken, Şer'iye Mahkemeleri de uygulamadan çekilmiştir.
Böylece 3 Mart 1924'de halifeliğin kaldırılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin LAİKLİK niteliğini sağlam temellere oturtan ilk adım atılmış olur.
Bilindiği gibi LAİK; Latince kökenli Fransızca bir sözdür. Anlamı; ruhani olmayan düşünce, kuram, düzen, ilke demektir.
Kurtuluş Savaşı'nın ardından bağımsızlığını kazanan Türkiye; daha sonra uygar bir devlet olarak yaşamak yolunda LAİK DEVLET durumuna gelmiştir.
LAİKLİK; genel anlamıyla din ve dünya yetkesinin(otoritesinin) birbirinden ayrılmasını, din işlerinin kişisel ve özel sayılarak, kişinin vicdanına bırakılmasını tanımlar. Gerçek bir Laik'te; din düşmanlığı değil, dine tarafsız bir bakış, tutum ve davranışı vardır. Laik; insanların Tanrı'ya ulaşmak için seçtikleri yolları tartışmaz, tersine bütün dinlere, inanç anlayışlarına saygı duyar. Çünkü gerçek Laik bilir ki TANRI ile KUL'un arasına girilmez.
Yine bilindiği gibi DEVLET ve DİN arasında görev ve amaç ayrılığı vardır. DEVLET; siyasal topluluğu ilkelere göre yaşatmak için yaratılmış bir araçtır. Burada ana kural; toplumun dünya yaşamını yaşamasıdır. DİN ise; kişinin ruhsal gereksinimlerine hizmet eder. Devletin resmen bir dini olmaması, devletin din tanımaması anlamına gelmez. Laik Devlet'in bu tutumu; çeşitli dinler arasında herkesin inancına saygı göstererek ayrım yapmamasıdır.
Laik devlet düzeninde; bütün dinler KAMU DÜZENİNE AYKIRI DÜŞMEDİKÇE TANINIR. Laik devlette dinsel makamlar ayrılmıştır. Türkiye'de devletin laikliği siyasal alanda gerçekleşmesine karşın, yönetim bakımından din devlete bağlı tutulmuş ve bir kamu hizmeti olarak örgütlendirilmiştir.
3 Mart 1924 gün ve 429 Sayılı Yasa'nın 1. maddesiyle İslam didinin inanç ve ibadetle ilgili tüm işlerinin ve dini kurumların yönetimi için DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI kurulmuştur.
Başkanlığın görevi; İslam dininin inanç ve ahlak kurallarıyla ilgili işlerini yürütmek, din konusunda toplumu bilgilendirmek, ibadet yerlerini yönetmektir. Kuşkusuz bu görevleri arasında; Şer'iat yayılmacılığı yapanlara göz yummak, cemaat ve tarikatlara kol, kanat germek yoktur.
Atatürkün 29 Ekim 1923'de kuruluşunu tüm dünya ülkelerine duyurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nde... Diyanet İşleri Başkanlığı'nın devletten ayrılmasının sakıncalı olacağı gerekçesiyle, bu kurum Başbakanlık makamına bağlanmıştır (her ne kadar Cumhurbaşkanlığı düzeninde bugün "başbakanlık" gibi bir kurum olmasa da)... Bu bağlılığın gerekçelerinden biri olarak; halkın arasında huzursuzluk yaratılabileceği, bu eylemin bütünüyle dinsizlik olarak değerlendirilebileceği varsayılmıştır. Bununla birlikte özel din eğitimi altında yanlış bilgiler öğretilebileceği de düşünülmüştür. Bu nedenle halkın inanma isteğini sağlayacak kurumlar devletçe en iyi koşullarda örgütlenirse, denetlenirse; boş inançlar oluşmadan İslamiyet'in gerçek değeri ortaya çıkar denmiştir.
Tersine durumlarda Ulu Önderimiz'e küfredenlerin de, canlarımızı Sivas'ta diri, diri yakanların da, Kahramanmaraş'ta katledenlerin de , oruçsuz diye üniversitelerde öğrencilerimizi dövenlerin, öldürenlerin de, Laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni yıkana kadar, cihadda olduklarını duyuranların da sayısı çığ gibi büyüyecektir. Dolayısıyla Diyanet Başkanlığı'nın kamu tüzel kişiliği olup, Devlet'e bağlı olması gereklidir, güvencedir.
Bu bağlamda Ulu Önderimiz Kemal ATATÜRK'ün "Laiklik" anlayışına gelirsek...
Atatürk'ün CUMHURİYETÇİLİK ilkesini anlamlı biçimde ortaya koyan ilkelerden birincisidir laiklik... Türkiye'de din konusu tarihten gelen yönleriyle ağırlıklı olduğundan din ve devlet işlerinin birbirinden ayrı olması, ayrı bir ilke ile belirlenip izlenmesine yol açmıştır.
Atatürk'ün düşüncesinde laiklik geniş bir konumdadır. O'nun bazı sözlerinde doğrudan, doğruya konu olarak ele alınmış, bazen de düşüncelerini açıklarken dolaylı olarak değinilmiştir laiklik konusuna...
Ulu Önderimiz'in laiklik konusundaki düşüncelerini şöyle özetleyebiliriz:
"Din insan için gereklidir. Dinimizin temeli sağlamdır. Ancak uzun yıllar yanlış yorumlanmıştır. Din; vicdan sorunudur. Herkes vicdanının emrine uymakta özgürdür. Biz dinimize büyük saygı duyarız. Yalnızca devlet işlerinden ayırmağa çalışırız."
Atatürk'e göre İslamiyet; akla en uygun dindir. Akla uygun olan her şey dinimize de uygundur. Böyle olmasaydı İslamiyet "en iyi" olmazdı. İslam dininde ilerlemeyi engelleyen hiçbir kural yoktur. Her alanda olduğu gibi seçkin ve gerçek din bilginlerini yetiştirecek yüksek kurumlarımız olmalıdır. Hiç kimsenin tekkelerin uyarısına gereksinimi yoktur. İslamiyet geniş yapısı nedeniyle kişilerin tüm davranışlarını, aile içindeki ilişkilerini de gösterir. Ne yazık ki Osmanlı Devleti'nde tüm yöneticiler bütün kuralları dinde aramak zorunda kaldılar. Giderek akıl ve bilgiye dayanan düşünce ve tutumlar da yitirildi.
TBMM'de 1925 yılında Türkiye'deki tüm tekke ve türbelerin kapatılması kararlaştırıldı. Çünkü İslamiyet ayırıcı değil, birleştirici bir dindir. İşte bu nedenle tarikatlar yasaklandı. Örneğin; Mevlevilik, Bektaşilik gibi güzel sanatlara hizmet eden, dinde hoşgörüyü belirten tekkeler bile ayrım yapılmaksızın kapatıldı. Tekkelerin bazısında aralıksız namaz kılınıyor, bazısında saatler süren ayinler yapılıyordu. Herkes kendi tarikatını onayladığından, bu durum parçalanmalara yol açıyordu.
Cumhuriyet döneminde tarikatların kapatılmasıyla, kişiyi Tanrı ile karşı, karşıya getiren Atatürk olmuştur. Çünkü Hristiyanlık'ta olduğu gibi, İslamiyet'te ruhban sınıfı yoktur. Tanrı ile kulun arasına girilmez anlayışı geçerlidir.
Günümüzden 99 yıl önce; 3 Mart 1924'de halifeliğin kaldırılmasıyla, Laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin temel ilkelerini belirleyen yolu açmıştır Ulu Önderimiz Kemal ATATÜRK...
Bugün O'nun en değerli eseri olan Laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni yıkmak isteyenler; bizlerin Atamız'ın halifeliği kaldırışındaki gerekçeleri iyi anlayabildiğimiz, doğru değerlendirebildiğimiz koşullarda, işte o yıkıcılar, o düşmanlar başarısız olacaklardır. Bizleri din ve mezhep kavgalarına sürükleyemeyeceklerdir. O'nu, İlkeleri'ni ve Devrimleri'ni iyi anladığımız, doğru değerlendirdiğimiz sürece de kimseler Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni yıkamayacaktır.
Eğer gelecekte uygar ve demokrat bir Türkiye sonsuza dek var olabilecekse bu ancak ve ancak laikliğin sürdürülebilirliği ile gerçekleşecektir.