Önsöz yerine: Özal'ın 2.5 medya kalacak sözlerinden beri basın "dördüncü kuvvet" olmaktan çıkmıştı ama dijital çağın olumsuzluklarının yanı sıra olumlu yönlerinden biri "sanal agora" olan SOSYAL MEDYA ve bu çağda gerçek dördüncü kuvvet yalnızca SOSYAL MEDYA olmuştur.


Dünlerde “dördüncü kuvvet” olarak tanımlanırdı BASIN ya da daha geniş kapsamlı olarak MEDYA ; çünkü o dünlerde ülkeyi yönetenlerin gözünün içine bakıp, “burada dur” diyebilen bir kamusal güçtü. Ama sonra bir gün, ki o gün 12 Eylül 1980 işte o günden sonra alt üst oldu var olan düzen... Var olan kazanımlar yitirilmeğe, yarı da olsa demokratik sayılan ülke anti demokratikleşmeye başladı. İşte o günlerde bu değişim, dönüşüm sürecini hızlandıran siyasal aktör ki o ilk söz etti "şirket yönetir gibi devlet yönetmek" denen bir düzenden... Ve bu düzene üzülüp de ses çıkaranlara "alışacaksınız" dedi ardından da elinizde yalnızca “2,5 medya kalacak.” diyerek gerçek amacını dile getirdi.
Bu sözler, yalnızca bir dönemin siyaset-medya-toplum ilişkisini tanımlamakla kalmadı; aynı anda geleceğin anahtarını da verdi: “Medya” denilen şey, çoğulculuğun sahnesi olmaktan çıkarılıp ölçülebilir, yönetilebilir, ehlileştirilebilir bir alana dönüştürülecekti. Basın, dördüncü kuvvet olmaktan çoktan vazgeçmiş değildi belki; ama dördüncü kuvvet olma savı artık sistemin içinde “hoşgörü-anlayış-özgürlük sınırları” çizilmiş bir güç-süz-lük kalıplarına sıkıştırılmıştı.

Sonra dijital çağ geldi.
Evet dijital çağ belki her şeyi değiştirmeğe, dönüştürmeğe, olumlu ya da olumsuz pek çok sonuçlar ortaya koymaya başladı

Kuşkusuz günümüzde televizyon yayınları yapılıyor, gazeteler ve dergiler basılıyor, manşetler güncel olayla ilgili olarak atılıyor. Ama sürekli denetim, gözetim, baskı altındayken "dünlerin dördüncü kuvveti" medya; gerçek gündem nerede kuruluyor? Gerçek baskı nereden doğuyor? Gerçek öfke, gerçek dayanışma, gerçek “hesap sorma” tutum ve davranışları nerede kendine yol buluyor?

Bu soruların yanıtı ancak ve ancak "Sosyal medya" ortamında karşılık buluyor.

Elbette sosyal medyanın da karanlık bir yüzü var; örneğin algoritmalar, yankı odaları, linç kültürü, dezenformasyon, troll orduları, botlar, manipülasyon, “görünürlük” için yapılan fenomanyakların attığı ahlaki taklalar… Dijital çağ, insanın gerçekle ilişkisini inceltmedi; genellikle kalınlaştırdı, kabalaştırdı. Ama tam da bu karanlıkların içinde, “eski dünyanın” unuttuğu bir olasılığı geri getirdi: Agora'yı... İlk çağ demokrasilerinin özgürce düşüncelerini açıklama, söz söyleme alanı olan agorayı geri getirdi ama değişik bir biçimini, sanal olanını, "sanal agora" ortamını sundu kullanıcılarına...


Bilindiği gibi agora, Antik Yunan’da yalnızca bir pazar yeri değildi; “kamusal söz”ün doğduğu alandı. İnsanlar orada konuşur, tartışır, ikna eder, itiraz ederdi. Bir başka anlatımla agora, bir mekân olmaktan önce bir siyasal ilişki biçimi olan “yurttaşın söz hakkı.” tanımlardı;

Bugün o alan yok; ama ilişki biçimi geri döndü, hem de beklenmedik bir yerden: dijital ekranların, dijital yansıların içinden söz söylemek isteyenlerle yeniden buluştu agora, ama sanal ortamda, sanal agora tadında...
Sosyal medya, bütün kirliliğine , bütün olumsuzluklarına karşın yine de olumlu bir şeyler sundu kullanıcılarına, söz söylemem, düşüncelerini açıklama, yapılan yanlışlıklara karşı koyma bağlamında sanal bir demokratik alan oluşturdu. Örneğin bir yurttaşın, bir mağdurun, bir tanığın, bir “adı bile anılmayan”ın, bir taşra sesinin, bir kadın çığlığının, bir gencin başkaldırısının, en önemlisi de siyasetçilerinin yanlış uygulamalarına karşı duruşun dijital alanı, sanal agorası oldu.

İşte tam bu nedenle diyorum ki dijital çağın gerçek dördüncü kuvveti günümüzde “geleneksel basın” değil; dijital çağın sosyal medyası dördüncü kuvvettir. Çünkü dördüncü kuvvet dediğiniz şey, yalnızca haber vermek değildir.
Dördüncü kuvvet; demokratik haklar içinde siyasal iktidarın eylem ve söylemlerine tepki verebilmek, ortaya çıkan yanlışları eleştirmek, tepkisiz toplum isteyenler karşısında sessizliği bozmak, korku duvarlarını yıkmak ve en önemlisi de kamuoyu denen oluşumu yaşatmaktır.
Günümüzde kamuoyu, televizyon editörlerinin "koltuklarını koruma kaygıları eşliğinde" yayın odalarında üretilmiyor; sanal ortamda timeline’da oluşuyor. Örneğin ir olayın “gündem” olması için artık bir yayın yönetmeninin onayı gerekmiyor; bir yurttaşın çektiği 20 saniyelik video yeterli olabiliyor. Bir adaletsizliğin üstü örtülmek istenirken, bir hashtag o örtüyü yırtabiliyor. Bir mesele “konuşulmasın” denirken, sosyal medya tam tersini yapıyor: konuşulmasını dayatıyor.

Tabii ki bu güç “temiz” bir güç değil.
Sosyal medya, bir yandan kamusal alanı açarken, öte yandan onu parçalayabiliyor. Bir yandan ses veriyor, öte yandan sesi boğabiliyor. Çünkü bu agora, Antik çağın agorası gibi “eşit” değil; burada eşitlik, çoğu zaman bir yanılsama. Algoritmalar, kimin sesini yükselteceğine karar veriyor. Görünürlük satın alınabiliyor. Kalabalıklar, hakikati değil, en hızlı yayılanı ödüllendirebiliyor.

Ama yine de—bütün bu sorunlara rağmen—şu gerçeği inkâr edemeyiz:

Bugün bir ülkede “dördüncü kuvvet” varsa, bu kuvvetin kalbi artık matbaada değil, stüdyoda değil; dijital ağlarda atıyor.

Bu yüzden soru şudur:
Sosyal medya gerçekten “özgürlük alanı” mı, yoksa yalnızca yeni bir kontrol mimarisi mi?

Sanırım ikisi de...

Sosyal medya, bir yandan yurttaşa mikrofon uzatır; öte yandan mikrofonun kablosunu algoritmaya bağlar. “Konuş” der; ama “şu kadar konuş, şu kadar görün, şu sözleri kullan, şu sınırda öfkelen” diye fısıldar. Bir başka deyişle sanal agora, aynı anda bir sanal yönetim biçimi, dahası denetim odağıdır; hem özgürleştirir, hem yönlendirir. Yine hiç yoktan iyidir; ara sıra kapanı yakalanan fare gibi yakamızdan, paçamızdan tutup da bizleri başımıza işler açsa da... Belli sınırlar, kurallar, dahası yasalar uyarınca söz söyleme olanağımız bulunmaktadır dijital agorada... Bunu bulamayanlar da var uluslararası alanda ya da pek çok ülke koşullarında...

Eğer yurttaş, sosyal medyayı yalnızca tüketmez, onu kamusal akıl için kullanırsa... Eğer yurttaş, “linç” yerine “delil”e yaslanırsa... Eğer yurttaş, “troll” dili yerine “söz”ün sorumluluğunu taşırsa... Eğer yurttaş, algoritmanın onu sürüklediği öfkeye kapılmadan, kendi eleştirel aklını ayakta tutarsa…İşte bu koşullarda sosyal medya gerçekten dördüncü kuvvet olur, olabilir. Tersine durumlarda yalnızca “yüksek sesli bir kalabalık” olur; hızla yönlendirilen, hızla unutulan, hızla dağılan ve giderek dijital çöplükte yok olan bir kirlilik olur.
Bilinmeldiir ki önemli olan sosyal medyanın varlığı değil; sosyal medyada yurttaş olabilme yeteneğidir. Çünkü gerçek dördüncü kuvvet olabilmekte, bir platformun salt oluşumu değil; o platformda kamusal cesaretin yeniden üretilmesidir.
Dolayısıyla diyebiliriz ki basın ya da daha geniş kapsamlı olarak medya; dördüncü kuvvet olmaktan çıkarıldı ama “dördüncü kuvvet” henüz ölmedi, yalnızca adres değiştirdi. Matbaadan timeline’a, stüdyodan hashtag’e, manşetten canlı yayına… Ve bugün dördüncü kuvvet, “medya” değil; sanal agoradır ve o agora, her gün yeniden kuruluyor, biz ne kadar yurttaş kalabilirsek de, o kadar ses veriyor.