"Tanrı Adına Başlayan Talan, Kalkınma Adına Süren Doğanın Sömürüsü"
Her yıl 5 Haziran geldiğinde dünyanın dört bir yanında ağaçlar dikilir, çevre sloganları atılır, çocuklara yeşil tişörtler giydirilir, belediyeler afişler asar, şirketler sosyal medya hesaplarından yapraklı, çiçekli, kuşlu paylaşımlar yapar. Herkes bir günlüğüne doğa dostu olur. Ertesi gün ise kaldığımız yerden devam ederiz doğayı sömürmeye, çevreyi kirletmeye... Sorumsuzca, düşüncesizce; daha çok üretir, daha çok tüketir, daha çok kirletir, daha çok beton döker, daha çok plastik kullanır, daha çok maden açar, daha çok orman keseriz. Sonra da hiç utanmadan bu eylemlere “kalkınma” deriz.
Oysa doğa bize yılda bir gün değil, her gün sesleniyor; sellerle, kuraklıklarla, yangınlarla, sıcak hava dalgalarıyla, yok olan türlerle, kirlenen denizlerle, soluk alınamayan kentlerle konuşuyor. Ama insan denen düşüncesiz ve bencil varlıklar olarak bizler; doğanın çığlığını duymuyoruz. Dünya yanarken “sürdürülebilir kalkınma” söylemleriyle hem kendimizi kandırıyoruz, hem de doğaya her geçen gün daha çok saldırıyoruz.
Bu yıl Dünya Çevre Günü’nün odağında iklim değişikliği var. Ne güzel, duyarlı bir karar ama yalnızca iklim değişikliğini, yalnızca karbon salımı, enerji dönüşümü, plastik atık ya da yenilenebilir teknoloji sorunsalı üzerine konuşmak ve tartışmak yetmez. Çünkü çevre sorunları yalnızca bacadan çıkan dumanla başlamadı; çevre sorunları, insanın kendisini doğanın efendisi saydığı günde başladı. Ve bu anlayışla kutsal kitaplar bile yanlış yorumlandı; “Yeryüzü sizin için yaratıldı” sözleri, bazı ellerde “Yeryüzü bizim malımızdır, istediğimiz gibi kullanırız” olarak anlaşıldı. Böylece “Doğadan yararlanın” sözü, sömürgeci aklın ağzında “Doğayı dilediğinizce sömürün” buyruğuna dönüştü. Tanrı adına konuşanlar, yeryüzünü Tanrı’nın emaneti olarak değil, imparatorlukların ganimeti olarak gördüler.
Sonra keşifler başladı.
Ne güzel sözcüktür değil mi "keşif" ? Sanki gidilen yerlerde kimseler yoktu, sanki Amerika kıtasında insanlar yaşamıyordu. Sanki Afrika’nın ormanları, nehirleri, madenleri, halkları kendi tarihleriyle var değildi. Sanki Avrupalı beyaz adam gemiden indiğinde dünya ilk kez anlam kazanmıştı.
Oysa keşif denilen kavramın gerçek anlamı çoğunlukla işgaldi, gasptı ve uygarlık denilen kavramın da diğer adı yağmaydı. Misyon denilen kavramın diğer adı da tahakkümdü, yeni gelenlerin yerli halklara egemenliğiydi, baskısıydı.
Ve onlar yerlilere İncil verdiler ve “Okuyun, dua edin, ruhunuz kurtulsun” dediler. Yerli gözünü göğe kaldırıp dua ederken, toprağın altındaki altını, üstündeki ormanı, yanındaki nehri çaldılar. Ona cenneti anlattılar; cennet gibi dünyasını elinden aldılar. Ona Tanrı sevgisini öğrettiler; ama Tanrı’nın yarattığı doğayı talan etmekten geri durmadılar.
İşte çevre sorunlarının en eski ikilemi, çatışması ya da ikiyüzlülüğü bu uygulamalarda saklıdır; doğayı kutsal saydığını söyleyen uygarlık, doğayı en çok kirleten barbarlık oldu. Tanrı adına konuşan imparatorluklar; Tanrı’nın yarattığı yeryüzünü maden alanlarına, yeşil alanların talanlarına, ülkelerini sömürgelerine çevirdiler ve yerli halklarını da köle pazarlarına sürdüler
Giderek doğaya saygılı, doğaya uyumlu yaşamak unutuldu; doğaya egemen olmak başarı ve doğanın yasalarını anlamak yerine, doğanın sınırlarını zorlamak ilerleme sayıldı.
Sonra sanayi kapitalizmi geldi. Kömür, petrol, fabrika, buhar, makine, demiryolu, maden, çelik, beton, otomobil, plastik… Her biri insanlığın başarısı olarak sunuldu. Ama bu başarının bedelini kim ödedi? Ormanlar, nehirler, hayvanlar, yerli halklar ödedi. Dahası yoksullar, gelecek kuşaklar, kadınlar, çocuklar, köylüler, emeği görünmeyenler, toprağıyla yaşayanlar ödedi.
Bugün bize “iklim krizi” diye anlatılan olgu; temelde birkaç yüzyıllık bir sözde efendilik yanılmamasının sorumsuzca, düşüncesizce, bencilce davranışlarının tarihidir. İnsan doğayı yenmeye çalıştı; dağı deldi, nehri çevirdi, ormanı kesti, toprağı zehirledi, havayı kirletti. Sonra da kendi yaptığı felaketin karşısında şaşırmış gibi davrandı. Oysa bunca akıl dışı eylemlerin sonucunda ne bekliyorduk? Doğanın bizlere teşekkür etmesini mi?
Doğayı sonsuz hammadde deposu sayarsanız, bir gün depo boşalır. Atmosferi sınırsız çöp kutusu sanırsanız, gün gelir soluk alamazsınız. Denizi plastik mezarlığına çevirirseniz, balığın karnından sizin atığınız çıkar. Toprağı kimyasallarla öldürürseniz, sofranıza zehir gelir. Kenti betonla boğarsanız, yağmur geldiğinde sel olur, güneş çıktığında cehennem olur. Sonra da doğal afet der, kader der, fıtrat der, Tanrı'nın gazabı der; kendinizi kandırırsınız. Oysa bunlar doğanın size yanıtıdır; ama bu yanıt yanlış kentleşmenin, tarımın, enerji politikalarının, kalkınma anlayışının, tüketim kültürünün sonucunda ortaya çıkan olumsuzlukların karşılığında verilen ceza niteliğinde bir yanıttır.
İşte bu olumsuz eylemler bağlamında her 5 Haziran Dünya Çevre Günü geldiğinde; yalnızca çevreyi koruyalım demek yetmez, ama öncelikle şu soruyu sormak gerekir:
Biz doğayı gerçekten seviyor muyuz, yoksa bencilce, sorumsuzca yalnızca çıkarlarımız doğrultusunda doğayı kullanmayı mı seviyoruz?
Çünkü kendisini uygar olarak tanımlayan her insan doğayı sever gibi yapıyor; örneğin denizi seviyor, ama denizi kirleten tüketim düzeninden vazgeçmiyor. Ormanı seviyor, ama ormanın ortasına yol, otel, maden, villa yapılınca susuyor. Hayvanları seviyor, ama onların yaşam alanlarını yok eden ekonomik düzene dokunmuyor. Temiz hava istiyor, ama otomobil merkezli kentlerden vazgeçmiyor. Organik gıda istiyor, ama toprağı öldüren tarım politikalarını sorgulamıyor. Hiç kuşkusuz bu tür tutum ve davranışlar; doğa sevgisi olarak değil, ikiyüzlülük olarak tanımlanabilir.
Bugün çevre sorunlarının çözümü yalnızca sürdürülebilir kalkınma değildir. Çünkü kalkınma dediğimiz kavram eğer sınırsız büyüme, sınırsız üretim, sınırsız tüketim anlamına geliyorsa, onun önüne “sürdürülebilir” sözcüğünü koymak hiç bir şeyi değiştirmez. Bazen sürdürülebilirlik kavramı; kirlilik düzeninin üzerini örten yeşil bir kumaş parçası gibidir. Örneğin şirketler doğayı kirletir; sonra yıl sonu raporlarında birkaç yeşil içerikli sözler paylaşır. Devletler ormanı imara açar, sonra halk için parklar, bahçeler düzenleyerek çevreci görünür. Belediyeler ağaçları keser, sonra fidan dikme törenleri yapar. Bütün bu girişimler çağımızın yeni gösterisi; yeşilli göz boyamasıdır.
Oysa gerçekte yapılması gereken; tüketim toplumundan geri dönüştür, insanların tüketim iştihasını dizginlemesidir. İnsan denen varlık; daha azla yetinmeyi, daha yavaş yaşamayı, daha az tüketmeyi, daha çok paylaşmayı, doğayla birlikte var olmayı öğrenmelidir. Çünkü doğa insanın dışında başka bir varlık değildir; insan doğanın içinde bir varlıktır ve ancak onun içinde, üstelik de onunla uyumlu olduğu sürece yaşayabilme olanağı olan bir varlıktır. Ve insan bu gerçeği unuttuğunda sorun vardır, kriz vardır.
Unutulmamalıdır ki dünya yalnızca insanlar için yaratılmadı. Biz insanlar dünya ile birlikte varız. Toprak olmadan bedenimiz, su olmadan kanımız, hava olmadan soluğumuz, ağaç olmadan gölgemiz, arı olmadan soframız, nehir olmadan yaşamımız yoktur. Yalnızca 5 Haziran Dünya Çevre Günü'nde değil; yaşadığımız her günde bu gerçekleri bilerek, özümseyerek yaşamak umut ve dileğiyle...