Yıllardır söylüyorum; Stockholm’de yapılan Dünya Çevre Konferansı’ndan bu yana değişen pek bir şey yok. Değişen, daha çok sözcükler oldu.

Önce “çevre” dediler. Sonra “sürdürülebilir kalkınma”...

Ardından taşıma kapasitesi, karbon ayak izi, kaynak kıtlığı, doğurganlık oranı ve nüfus artışı gibi kavramlar sıralandı önümüze... Son olarak da dünya nüfusunun 2200 yılına kadar yaklaşık 4 milyara düşürülmesinin gezegenin geleceği açısından yararlı olabileceği söyleniyor.

Bugün dünya nüfusu 8 milyarı aşmış durumda. Önerilen rakam bunun yarısı... Demek ki yıllar önce nüfusun azaltılmak istendiğini söylediğimizde öyle havadan konuşmuyormuşuz.

Kuşkusuz Stockholm Konferansı’nda, “Dünya nüfusunu şu tarihe kadar şu rakama indireceğiz” biçiminde açık, sayısal ve takvimlendirilmiş bir karar alınmadı. Ancak nüfus artışı, o konferansla birlikte uluslararası çevre politikalarının müdahale alanına sokuldu.

İnsan artık yalnızca insan değildi, aynı anda bir sayıydı. Ve bir tüketim birimi... Ve bir karbon üreticisi... Ve doğal kaynaklardan pay alan demografik bir unsur... Ve de gerektiğinde sayısı azaltılabilecek bir canlı topluluğu...

Ardından 1987 yılında Ortak Geleceğimiz Raporu yayımlandı.

Adı ne kadar da güzel, değil mi? “Ortak geleceğimiz...” İnsanın içini ısıtıyor.

Öyleyse soralım:

Kiminle ortak? Ve hangi gelecek? Ve daha önemlisi, bu geleceğin içinde kimlere yer var?

Rapor bir yandan yoksullukla savaşmaktan, çevrenin korunmasından, toplumsal eşitlikten ve gelecek kuşaklara karşı sorumluluktan söz ediyordu. Ama diğer yandan da nüfusun, üretimin ve tüketimin doğal kaynaklarla uyumlu duruma getirilmesi gerektiğini anlatıyordu.

Sözcükler insancıldı, hesaplar ise nüfus-bilimsel... İnsan, yine yönetilmesi gereken bir sayıya dönüşüyordu.

Bu arada dünyayı da pek güzel korudular doğrusu!

Petrol tüketimini artırdılar. Plastik üretimini büyüttüler. Denizleri mikro-plastiklerle doldurdular.

Toprağı kimyasallara zehirlediler, kirlettiler. Tohumları şirketlerin mülkiyetine bağladılar.

Çiftçiyi kendi tarlasının üzerinde bile küresel şirketlere bağımlı duruma düşürdüler.

Sentetik elyaflardan giysiler ürettiler. Bir mevsim moda olanı ertesi mevsim demode saydılar. Daha üzerimizdeki giysi eskimeden yenisini almamız için reklamlar hazırladılar. Ama sonra dönüp bize “Az tüketin,” dediler.

Ne büyük incelik!

Yetmedi; özel uçaklarıyla çevre toplantılarına gidenler, otobüs parasını hesaplayan insana karbon ayak izi dersi verdi.

Devasa veri merkezlerini gece gündüz çalıştıranlar, evindeki lambayı açık unutan yurttaşa enerji tasarrufunu öğretti.

Gezegenin kaynaklarını şirket bilançolarına geçirenler, yoksulların çocuk sayısını tartışmaya açtı.

İnsan sormadan edemiyor; sorun gerçekten dünyadaki insan sayısı mı? Yoksa bazı insanların dünyayı kaç kez tükettiği mi?

En çok kim tüketiyor? En çok kim kirletiyor? En çok kim pay alıyor? Bedeli en çok kim ödüyor?

Bir yanda birkaç kuşak boyunca harcasa bitiremeyeceği servete sahip küçücük bir azınlık ve diğer yanda yeterli protein alamadığı için bedensel ve zihinsel gelişimi daha çocuklukta engellenen milyonlar...

Sonra bu çocukların karşısına geçip öğüt veriyorlar:

“İyi eğitim almalısın.”

“Birkaç yabancı dil öğrenmelisin.”

“Dijital becerilerini geliştirmelisin.”

“Uluslararası çevrelere katılmalısın.”

“Küresel yurttaş olmalısın.”

Ne kolaymış meğer!

Biraz kararlılık... Biraz olumlu düşünce... Bir de cep telefonuna indirilecek yabancı dil uygulaması...

Böylece yoksulluğu, açlığı, savaşları, sömürgeciliği, yetersiz okulları ve pasaport engellerini aşabilirsiniz!

Belki çocuk, sabah aç karnına okula giderken üç yabancı dili birden öğrenir. Belki elektriğin sık sık kesildiği evinde yapay zekâ yazılımı geliştirir. Belki vize kuyruğunda beklerken uluslararası meslek ağı kurar. Olur mu olur!

Nasıl olsa bu düzen, mucizelere bayılıyor. Yeter ki mucizeyi yoksullardan beklesin.

Bir dönem önümüze “küresel yurttaş” kimliği konuldu.

Ulus devletin ve ulusal egemenliğin çağ dışı kaldığını... Ulusal kimliklerin insanlığı böldüğünü...

Artık dünyaya açık, yüksek eğitimli, birkaç yabancı dil bilen, sınır engeline takılmadan değişik ülkelerde yaşayabilen, uluslararası meslek ağlarına katılabilen yeni bir insan kimliğinin önemini anlattılar.

Kâğıt üzerinde bu küresel yurttaşın ten rengi yoktu ama pasaportu vardı. Diploması vardı. Aksanı vardı. Banka hesabı vardı. Seyahat özgürlüğü vardı. Kültürel sermayesi vardı. Teknolojiye kesintisiz erişimi vardı.

İşte burada, bu özelliklerin dünyanın hangi ülkelerinde ve hangi sınıflarında yoğunlaştığını söylemeye gerek var mı?

Hiç kuşkusuz doğrudan “Beyaz tenli olacaksın.” demediler elbette, o kadar kaba davranacak değillerdi.

Yalnızca beyaz, Batılı ve varlıklı seçkinlerin sahip olduğu olanakları, bütün insanlığın ulaşması gereken evrensel insan nitelikleri gibi sundular.

Sonra bu özelliklerden yoksun bırakılmış toplumları da geri kalmış, yetersiz, eğitimsiz, uyumsuz, gelişmemiş olarak sınıflandırdılar.

Kuşkusuz günümüzde tedavülde olan yeni ırkçılık artık kafatası ölçmüyor, ten rengini de doğrudan sormuyor.

Pasaporta bakıyor, diplomayı inceliyor, yabancı dil konuşanın aksanını dinliyor, banka hesabını denetliyor, internet bağlantısının hızını ölçüyor.

Ama nedense bu çağdaş eleğin üzerinde kalanların rengi yine çoğunlukla beyaz oluyor.

Sonra biri çıkıp “Ama Afrika’da da yüksek eğitimli, birkaç dil bilen, uluslararası başarı kazanmış insanlar var,” diyebiliyor. Evet vardır elbette... Ancak istisnaları kural diye sunarak milyonlarca insanın karşılaştığı yapısal engelleri gizleyemeyiz.

Yeterli beslenemeyen, doğru dürüst sağlık hizmeti alamayan, nitelikli okula ulaşamayan bir çocuğun; varlıklı bir Batılı çocuğun sahip olduğu gelişme olanaklarına kavuşmasını beklemek adalet değildir, yalnızca mucize beklentisidir. Hem de insanlık dışı bir mucize beklentisi...

Çünkü o çocuktan yalnızca yoksulluğu yenmesi istenmiyor. Sömürgeciliğin, savaşların, borçlandırmanın, siyasal istikrarsızlığın ve eşitsiz dünya düzeninin üzerine basarak yükselmesi bekleniyor.

Sonra birkaç çocuk bunu başardığında sistem kendi kendisini alkışlıyor:

“Bakın, fırsatlar herkese açık!”

Hayır efendim; o insanlar sistem sayesinde değil, çoğunlukla sisteme rağmen başardı.

İstisnalar kuralı bozmuyor; onlar kurala rağmen yaşamda kalmayı başarıyor.

Küresel yurttaşlık anlatısının ardından şimdi dijital yurttaşlık dönemindeyiz. Ne yazık ki günümüzde insanın yalnızca eğitimli ve hareketli olması da yetmiyor. Dijital sisteme bağlı olması gerekiyor.

Veriye dönüştürülebilir... Ölçülebilir... İzlenebilir... Doğrulanabilir... Puanlanabilir... Ve elbette algoritmalar tarafından sınıflandırılabilir olması bekleniyor.

Kamu hizmeti için dijital kimlik... İşe girmek için algoritmik değerlendirme... Kredi için risk puanı... Sağlık hizmeti için veri profili... Toplumsal görünürlük için platformların onayı...

Günümüzde yurttaşlık giderek doğuştan kazanılan bir hak olmaktan çıkıyor; sisteme bağlanabilme ve sistem tarafından tanınabilme yeterliliğine dönüşüyor.

Bağlanamayan yetersiz yurttaş... Ölçülemeyen kuşkulu yurttaş... Dijital sisteme uyum sağlayamayan çağ dışı yurttaş... Ekonomik değer üretmeyen gereksiz yurttaş...

Kuşkusuz bugün henüz böyle söylemiyorlar, söylemezler de...

Sözcükleri özenle seçmek onların uzmanlık alanı... “Dışlama” demezler; uygunluk değerlendirmesi derler. “Ayrımcılık” demezler; risk analizi derler. “Gözetim” demezler; güvenlik derler. “İtaat” demezler; kullanıcı uyumu derler. “İnsanları elemek” demezler; kaynakları verimli kullanmak derler.

Sonra bu yaftalamaların bir adım ötesi gelecek; yapay zekâyla güçlendirilmiş insan, biyoteknolojiyle yenilenmiş beden, makinelerle bütünleşmiş zihin, yaşam süresini uzatabilen ayrıcalıklı sınıf...Bir başka deyişle yarı insan, yarı makine yeni varlıklar...

Bugün bunlara artırılmış insan, transhuman ya da posthuman deniliyor.

Adı ne olursa olsun, temel soru değişmiyor:

Bu teknolojilere kim ulaşacak? Herkes mi? Yoksa yalnızca parası, gücü ve bağlantıları olanlar mı?

Çünkü insan bedenini ve düşüncesini geliştiren teknolojiler yalnızca varlıklı sınıflara açılırsa, bundan böyle sınıfsal ayrım yalnızca evde, arabada, eğitimde ve sağlık hizmetinde görülmeyecek. Bedenin içine yerleşecek. Zekâya yerleşecek. Yaşam süresine yerleşecek.

Birileri daha sağlıklı, daha uzun ömürlü ve daha güçlü olacak, diğerleri de doğanın yarattığı eski model insan sayılacak.

İşte böyle; önce insanları saydılar. Sonra ölçtüler. Ardından sınıflandırdılar. Şimdi de geliştirmeye değer olanlarla olmayanları ayırmaya hazırlanıyorlar.

Bir elek düşünün; eleğin üzerinde kalanlar varlıklı, sağlıklı, iyi eğitimli, teknolojiye erişebilen, yapay zekâyı kullanabilen, bedenini yenileyebilen ve yaşam süresini uzatabilen insanlar...

Eleğin altında kalanlar ise yoksullar, yaşlılar, hastalar, engelliler, eğitim olanağı bulamayanlar, dijital dönüşüme yetişemeyenler ve ekonominin bundan böyle gerek duymadığı milyonlar...

Onların payına ne düşecek? Sürdürülebilir yoksulluk mu? Sürdürülebilir dışlanma mı? Yoksa adına hiç ölüm denmeden ama sürdürülen ölüm yolculukları mı?

Bu eleme işini bir insan yaparsa ayrımcılık denir; devlet yaparsa baskı, şirket yaparsa sömürü... Ama algoritma yaparsa bilimsel ve tarafsız karar diye önümüze konulur.

Oysa algoritmanın Tanrı’sı yoktur; sahibi vardır. O sahipler algoritmaya yalnızca veri yüklemez; kendi dünya görüşlerini de yüklerler. Kendi korkularını, çıkarlarını, sınıfsal değerlerini... Ve kimi değerli bulduklarını, kimi maliyet olarak gördüklerini ya da kimin korunacağını, kimin gözden çıkarılabileceğini...

Algoritmanın tarafsız kararı diye sunulan şey, çoğu kez sahibinin dünya görüşünün matematikle makyajlanmış biçimidir. Üstelik onların gözü artık yalnızca dünyada da değil. Uzayda, gezegenlerde, uydularda, madenlerde, iletişim ağlarında, Mars’ta kurulacak kolonilerde...

Çünkü onlar Dünyayı insanlığın ortak evi olarak değil, tapusu alınabilecek büyük bir arsa gibi görüyorlar.

Uzay da elbette insanlığın ortak mirası olarak bırakılmayacak. Önce keşfedilecek. Sonra işletilecek. Ardından paylaştırılacak. Bir süre sonra da birkaç şirketin tabelası asılacak: “Özel mülktür, girilmez!”

Dünyayı yaşanamaz duruma getirenler, dünyayı onarmak yerine kendileri için yeni yaşam alanları arıyor.

İnsanlığa “Dünyayı koruyun,” derken kendi kaçış kapsüllerini hazırlıyorlar.

George Orwell’in 1984 romanı, bütün bunların yanında neredeyse La Fontaine’den bir masal gibi kalıyor.

Orwell’in dünyasında baskının bir yüzü vardı; Büyük Birader vardı. İnsan, kimin tarafından izlendiğini biliyordu.

Yeni düzende Büyük Birader’in yüzü olmayacak; bir puan olacak, bir risk değerlendirmesi, bir veri profili, bir erişim engeli...

Kimse karşınıza çıkıp “Senin yaşama hakkın yok,” demeyecek. Yalnızca işe alınmayacaksınız. Kredi alamayacaksınız. Sigortalanmayacaksınız. Sağlık hizmetinde öncelik kazanamayacaksınız. Eğitime erişemeyeceksiniz. Sistemin kapıları birer birer yüzünüze kapanacak.

Kimse sizi toplum dışına attığını söylemeyecek, toplum yalnızca sizi artık görmeyecek.

1984’ün insanı baskı altında olduğunu biliyordu. Geleceğin insanı ise denetlenirken özgür olduğunu sanacak.

Çünkü önüne sürekli seçenekler konulacak ama o seçeneklerin sınırlarını önceden algoritma çizecek.

İşte onların ütopyası:

Daha az insan, daha çok teknoloji... Daha uzun yaşam, daha çok güvenlik... Daha geniş mülkiyet; dünya üzerinde, dahası uzayda sınırsız ayrıcalık...

İnsanlığın büyük çoğunluğu için ise aynı bu gelecek ne yazık ki distopya olacak. Çünkü onların kusursuz dünyasında herkese yer yok. Kime yer verileceğini de insanlığın ortak vicdanı değil; servetin, verinin ve teknolojinin sahipleri belirleyecek.

Bize yıllar önce “Ortak Geleceğimiz” demişlerdi. Şimdi yeniden soruyorum:

Gelecek gerçekten ortak mı? Yoksa dünyayı bizim kurtarmamızı isteyip, kurtarılmış dünyada yalnızca kendileri yaşamaya mı hazırlanıyorlar?


Değerli okur için bir açıklama:

Bu yazının çıkış noktası, Mark Keegan’ın "Achieve Sustainability by Easing Population to 4 Billion by 2200" başlıklı çalışmasıdır. Çalışmada dünya nüfusunun zorlama, baskı veya öjenik yöntemlerle değil; doğurganlık hızının gönüllü biçimde düşürülmesi yoluyla 2200 yılına kadar yaklaşık 4 milyara gerilemesi önerilmektedir. Bunun kız çocuklarının eğitim olanaklarının artırılması, kadınların toplumsal ve ekonomik olarak güçlendirilmesi ve aile planlaması hizmetlerine erişimin yaygınlaştırılması yoluyla sağlanabileceği savunulmaktadır. Çalışma ayrıca nüfusun azalmasının tek başına yeterli olmayacağını; özellikle varsıl ülkelerdeki aşırı tüketimin de sınırlandırılması gerektiğini ileri sürmektedir.

Bu, Birleşmiş Milletlerin aldığı yeni bir karar ya da bütün bilim insanlarının üzerinde uzlaştığı kesin bir hedef değildir. Belirli bir araştırmacının ortaya koyduğu akademik ve siyasal sonuçları bulunan bir öneridir.

Yaklaşımın tarihsel arka planında, 5–16 Haziran 1972 tarihlerinde düzenlenen Birleşmiş Milletler Stockholm İnsan Çevresi Konferansı bulunmaktadır. Stockholm Bildirgesi’nin 16. İlkesi’nde, nüfus artışının ya da aşırı nüfus yoğunlaşmasının çevreyi olumsuz etkilediği ve kalkınmayı engellediği bölgelerde, temel insan haklarına zarar vermeyecek demografik politikaların uygulanması öngörülmüştür.

Stockholm’de “Dünya nüfusu 4 milyara indirilsin” biçiminde bir karar alınmamıştır. Ancak nüfus artışının çevresel ve ekonomik gerekçelerle uluslararası politikaların müdahale alanına sokulmasının temelleri o dönemde atılmıştır.

1987 yılında Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu tarafından yayımlanan ve Brundtland Raporu olarak da bilinen Ortak Geleceğimiz ise nüfus artışı, yoksulluk, üretim, tüketim, doğal kaynaklar ve çevrenin taşıma kapasitesi arasındaki ilişkiyi sürdürülebilir kalkınma yaklaşımı içinde ele almıştır.

Kısacası bu yazı, sosyal medyada dolaşan tek bir haberden hareketle yazılmış değildir. Stockholm Konferansı’ndan *Ortak Geleceğimiz Raporu’na, oradan dünya nüfusunun 2200 yılına kadar 4 milyara düşürülmesini öneren güncel çalışmaya uzanan düşünsel çizginin eleştirel bir okumasıdır.

Gündemi okuyarak değil, kulaktan dolma birkaç cümleyle yakalamaya çalışan aceleci okur için tek cümleyle özetleyelim:

Stockholm’de dünya nüfusunun yarıya indirilmesi kararlaştırılmadı; ama insan nüfusunun çevresel gerekçelerle yönetilecek bir değişken olarak görülmesinin uluslararası siyasal temeli orada oluşturuldu. Bugünkü 4 milyarlık nüfus önerisi de bu yaklaşımın daha açık, daha sayısal ve daha güncel bir örneğidir.