Öncelikle cemaat ve cemiyet kavramlarına bir açıklık getirerek yazımıza başlayalım:

Cemaat kültürü nedir?

Bireyin kendi aklından, hukuk önündeki eşitliğinden ve kişisel sorumluluğundan çok, üyesi olduğu grubun bağlarına göre davrandığı kültürdür.

Burada soru çoğunlukla “Doğru mu, yanlış mı?” değildir.

Sorulan gerçek soru şudur: “Bizden mi, değil mi?”

Aile, tarikat, parti, hemşehrilik, belediye çevresi, arkadaşlık ağı… Adı ne olursa olsun, grup bağlılığı ilkenin önüne geçtiğinde cemaat kültürü başlar.

Peki cemiyet kültürü nedir?

Cemiyet kültüründe insan yalnızca bir grubun üyesi değil; hakları, sorumlulukları ve eleştirel aklı olan yurttaştır.

Burada ölçü “Kim yaptı?” değil, “Ne yaptı?”

Ölçü yakınlık değil, hukuktur.

Ölçü bağlılık değil, adalettir.

İşte sorun da tam burada başlıyor; örneğin ortada bir hırsızlık olayı varsa... Acaba bu hırsız kimin hırsızı?

Cemaat kültüründe “eğer hırsız bizdense” suç küçülüyor. Yolsuzluk, “hizmet ederken olmuş” diye geçiştiriliyor. Adam kayırma, “bizim çocuklara yardım” sayılıyor. Hukuksuzluğa gerekçe, şiddete kılıf uyduruluyor.

Bizim siyasetçi yaptıysa kumpas… Öteki yaptıysa suçüstü!

Bizim çocuk torpille işe girdiyse “Ne yapsın, herkes öyle yapıyor.” ama başkasının çocuğu girdiyse “Memleket bitmiş!” sözleri duyuluyor. Öyle ki terazinin kefesine adalet değil, bizdenlik konmuş.

İşte Cumhuriyet’in en büyük dönüşümlerinden biri tam da bu anlayışı değiştirmeye yönelikti. Atatürk yalnızca yönetim biçimini değiştirmedi.

Daha köklü bir dönüşüm hedefledi:

Cemaatten cemiyete… Müridden yurttaşa…

Çünkü mürid sorgulamaz ama yurttaş sorgular. Mürid kişiye bağlanır ama yurttaş ilkeye...

Cumhuriyet’in istediği insan, şeyhin, hanedanın, tarikatın ya da kapalı bağlılık çevrelerinin gölgesindeki insan değil; hukuk önünde eşit yurttaştı.

Ama belli ki bu dönüşüm tamamlanamadı. Çünkü bugün bile “Bizim adam, bizim parti, bizim belediye, bizim çocuk” derken sonunda sıra “Bizim hırsız” tanımlamasına geliyorsa, evet, cemaatten cemiyete dönüşüm tamamlanmamıştır.

Bu arada cemaat deyince yalnız tarikat anlaşılmamalıdır. Çünkü cemaat bazen partidir, bazen aile... Bazen hemşehrilik bağıdır, bazen bürokrasi, akademi, medya… Bazen de küçücük bir çıkar ortaklığıdır.

Ve her nerede “Bizimkine dokunmayın!” deniyorsa, işte orada cemaat kültürü vardır.

Karşı tarafın hırsızını suçlamak kolaydır. Herkes başkasının hırsızına karşı namus bekçisidir.

Sorulması gereken önemli soru şudur:

Kendi hırsızına karşı da namuslu kalabiliyor musun?

Bir yolsuzluktan söz edersiniz, “Ötekiler yapmadı mı?” derler.

Tamam da ötekilerin de yapmış olması bu suçu aklıyor mu?

İki yanlış birbirini doğruya mı çeviriyor?

Matematikte eksiyle eksiyi çarpınca artı çıkıyor diye, ahlâkta da iki kötülükten iyilik mi doğuyor?

Elbette doğmuyor.

Ama cemaat aklı kendi yanlışını temizlemek yerine ötekinin yanlışını masaya koyuyor.

Sonra iki yanlışı yan yana getirip “Bakın, biz o kadar da kirli değiliz.” diyor.

Bir toplumun gelişmişliğini yalnız yollarıyla, köprüleriyle, havaalanlarıyla ölçemezsiniz.

Daha sağlam bir ölçü vardır:

Kendi tarafındaki suçluyla ilgili olarak ne yapıyor?

Koruyor mu? Aklıyor mu? Bahane mi buluyor? Yoksa “Bizden olması onu suçsuz yapmaz.” diyebiliyor mu?

İşte turnusol kâğıdı budur.

Çünkü düşmanının suçunu görmek kolaydır. Buna karşın kendi tarafının suçunu görebilmek erdem ister.

Ve bu yüzden açıkça söyleyelim ki “Bizim hırsızımız” diye bir tanımlama yoktur.

Hırsız bizden diye daha az hırsız olmaz. Katil bizim mahalleden diye daha az katil olmaz. Yanlış bizim taraftan geldi diye doğruya dönüşmez.

Cumhuriyet’in açtığı yol, bütün aşınmalara ve geri dönüş çabalarına karşın yine de dipdiri önümüzde, yönümüz belli:

Cemaatten cemiyete…
Müridden yurttaşa…

Çünkü Cumhuriyet’i kurmak bir devrimdi. Ama yurttaşı gerçekten yaratabilmek, belli ki yüz yıldır süren ve daha uzun yıllar sürecek olan bir devrimdir.