Bu fon benim. Şu ev benim. O araba da benim.
Biraz altın, biraz döviz, biraz borsa...
Hepsini paraya çevirdik kalmadı elde ne ev, ne arsa...
Sonuç?
Ortalık giderek darmaduman.
Eskiden ev, içinde oturulan yerdi.
Araba, ulaşım aracıydı.
Para da kazanılır, harcanır, artarsa biriktirilirdi.
Şimdi hepsi “yatırım aracı”.
Ev yatırım. Araba yatırım. Altın yatırım. Fon yatırım.
İnsan da ister istemez küçük bir portföy yöneticisine dönüştü.
Sabahları herkes hava durumuna değil, döviz durumuna bakıyor.
Yağmur yağacak mı? Boş ver.
Dolar ne olmuş? Sen ondan haber ver.
Hiç kuşkusuz bu düzeni bizim kurnazlar icat etmedi, elbette ki "icatçı" finansallaşmanın büyük laboratuvarı ABD...
Önce orada üretildi; kredi paketlendi, borç satıldı, risk menkul kıymete dönüştürüldü, para paradan para kazanmaya başladı.
Sonra 2008 geldi; balon patladı.
Bankalar battı. Fonlar çöktü. Evler haczedildi. Milyonlar kaybetti. Ama sistem kurtarıldı.
Nasıl?
Devlet eliyle.
Kâr ederken: Benim param.
Batarken: Bizim problemimiz.
Tıpkısının aynısı "aynı gemideyiz" mantığı; yersen...
Darryl Cunningham’ın Büyük Çöküş – Küresel Ekonomi Nasıl Rehin Alınır? adlı kitabı işte bu çarkı son derece yalın ve çarpıcı biçimde anlatıyor.
Çizgi roman biçiminde ama hafife alınacak bir kitap değil.
Bir solukta okunuyor; okurken de insanın zihninde şu soru büyüyor:
Bu kadar büyük bir düzenbazlık nasıl “normal ekonomi” diye sunulabildi?
Cunningham anlatıyı Ayn Rand’a kadar götürüyor. Hani şu Bencilliğin Erdemini savunan düşünür...
Toprağı bol olsun, karanlıklarda uyusun. Amen.
Rand’ın dünyasında bireysel çıkar neredeyse kutsaldır.
Rand'ın felsefesine göre;
Devlet geri çekilecek. Piyasa serbest kalacak. Herkes kendi çıkarının peşinden koşacak. Sonra görünmez el her şeyi düzeltecek.
Azıcık ekonomi bilimi okumuş olanlara Adam Smith'in "görünmez el" kavramını bilir, sözüm ona ekonomik düzeni sağlayan görünmez eli ama 2008’de o görünmez el ortadan kaybolunca görünen el yetişti: Devletin eli.
Bankaları kurtardı. Sistemi kurtardı.
Peki sıradan insan?
O kendi başının çaresine baktı.
Sonra bu ekonomik anlayış başka ülkelere yayıldı. Türkiye de elbette payını aldı.
Son yıllarda hepimiz giderek aynı soruların içine çekiliyoruz:
Fon ne kazandırır? Altın nereye gider? Dolar ne olur?
Ev alınır mı? Araba değerlenir mi? Borsa çıkar mı?
Peki üretim?
Ücret?
Geçim?
Bölüşüm?
Onlar biraz arka sıralarda. Çünkü ekonominin dili değişti.
Artık herkes sürekli “nasıl daha iyi yaşarız?” değil, “elimizdekini nasıl daha çok değerlendiririz?” diye soruyor birbirine...
Ama küçük bir sorun var:
Herkesin elinde değerlendirilecek bir mal ya da meta yok.
Birinin evi değerlenirken, ötekinin ev alma olasılığı ortadan kalkıyor.
Birinin serveti büyürken, diğerinin geliri eriyor.
Varsıl daha varsıl oluyor.
Yoksul daha yoksul.
Orta tabaka ise giderek buharlaşıp, yok oluyor.
Batı ile aramızda gelişmişlik bakımından elli yıl fark olduğu söylenir.
Doğrudur, yanlıştır, tartışılır.
Ama finansal kurnazlıklarda öyle elli yıl beklemiyoruz.
On yıl bile sürmüyor, yeni yöntemi hemen öğreniyoruz.
Biraz da kendimizden katıyoruz.
Belki yakında bizimkiler Amerikalı ustalarını çırak bile çıkarırlar.
Sonra yine ekranlara bakıp sorarız:
Dolar ne oldu?
Altın ne oldu?
Fon ne oldu?
Ev ne oldu?
Araba ne oldu?
Ama hiç kimse şu soruyu sormuyor:
İnsana ne oldu?