Geçenlerde T24'te Fulya Canşen'in siyaset sosyoloğu Prof. Dr. Ayşen Uysal'la yaptığı söyleşiyi okudum.

Konu, dünyanın çeşitli ülkelerinde sokağa çıkan gençler, protestolar ve Türkiye'deki suskunluk...

Fransa'da gençler sokakta. İtalya'da sokakta. Sırbistan'da öğrenciler sokaktan siyasetin odağına kadar uzanmışlar.

Bizde?

Bizde de gençler hareket halinde!

Kimi yabancı dil öğreniyor, kimi pasaport hazırlıyor, kimi vize randevusu kovalıyor.

Eh, onların da bir hedefi var!

Uysal'a göre geleceğini kendi ülkesinde görenler ses çıkarıp taleplerde bulunurken başka ülkelerde görenler susup gidiyor.

İlginç bir saptama.

Ama insanlar gitmek istedikleri için mi susuyorlar, yoksa konuştuklarında bir şeylerin değişmediğini gördükleri için mi gitmek istiyorlar?

Dahası, gerçekten susuyorlar mı, yoksa konuşmalarının bir karşılığı olmadığına mı inanıyorlar?

Siyaset biliminde Albert O. Hirschman'ın ünlü yaklaşımı vardır: Exit, Voice and Loyalty. Yani çıkış, ses çıkarma ve sadakat.

Hoşnut olmadığınız bir düzenden ayrılabilir, kalıp itiraz edebilir ya da bağlılığınız nedeniyle başka seçeneklere yönelebilirsiniz.

Bizim gençler sanırım çıkış kapısına yönelmişler.

Ama her giden susmuş mudur? Her kalan konuşuyor mudur?

Bir de çıkış kapısını bulacak olanağı olmayanlar var.

Onlar ne yapacak?

Ülkeyi terk edemiyor, değiştiremiyor, sesini duyuramıyor...

Eh, geriye ne kalıyor?

Ya sabır!

Uysal, Türkiye'deki suskunluğu açıklarken devlet baskısından, gözetimden, ihbar korkusundan ve ifade özgürlüğünün sınırlandırılmasından söz ediyor.

Çünkü insanın susması için ille de ağzının kapatılması gerekmiyor. Bazen konuşmanın olası sonuçlarını düşünmesi yeterli.

Hani şu ünlü otosansür var ya...

Devletin ayrıca görevlendirmesine gerek kalmadan insanın kendi kendisine uyguladığı denetim!

Ne kadar ekonomik bir yöntem, değil mi?

Denetleyen de sizsiniz, denetlenen de!

Üstelik gönüllü!

Ama ben suskunluk sorunsalına başka bir yerden bakmak istiyorum.

Siyasete katılmak yalnızca sokağa çıkmak mıdır?

Elbette hayır.

Oy vermek, örgütlenmek, görüş bildirmek, yerel yönetimlerin kararlarına katılmak da siyasal katılımın biçimleridir.

En azından siyaset bilimi kitaplarında böyle yazıyor.

Ben de yıllarca böyle okudum, öğrendim. Dahası uygulamaya da çalıştım.

1990'lı yıllarda Bursa'da Yerel Gündem 21 çalışmalarına katıldığımızda, yerel demokrasinin yurttaş katılımıyla gelişebileceğine inanıyorduk.

Toplantılar yapılıyor, kentin geleceği tartışılıyordu.

Sonra bu anlayış Kent Konseyleri adı altında kurumsallaştı.

Ne güzel!

Başkanlar, yönetimler, meclisler, çalışma grupları...

Her şey yerli yerinde.

Tamam da ya halk?

Çünkü bir kurumun katılım amacıyla kurulması, halkın orada gerçekten etkili olduğu anlamına gelmiyor.

Sherry Arnstein, daha 1969 yılında geliştirdiği katılım merdiveniyle gerçek katılım ile katılım görüntüsü arasındaki ayrımı ortaya koymuştu.

Yurttaşı toplantıya çağırabilirsiniz. Dinleyebilirsiniz. Hatta konuşturabilirsiniz.

Ama kararları yine başkaları veriyorsa?

Söz hakkı var, karar hakkı yok!

Eh, buna da demokratik katılım deniliyorsa, demokrasi biraz vitrinlik olmuş demektir.

Katılım vitrinde, kararlar içeride!

Uysal'ın Sırbistan değerlendirmesi de ilginç. Öğrenciler siyasete yön vermiş ama ortaya çıkan temsil yapısında yine eğitimli meslek grupları ve tanınmış kişiler öne çıkmış.

Sanırım siyaset, profesyonellerinden kolay kolay vazgeçmiyor!

İnsanın aklına yine aynı soru geliyor:

Halk nerede?

Sokakta mı? Sandıkta mı? Toplantı salonunun dinleyici sıralarında mı?

Yoksa kendisi adına konuşanları dinlemekle mi yetiniyor?

Asıl sorun belki de insanların siyasete katılmak istememesi değil, katıldıklarında neyi değiştirebildikleri.

Siyaset biliminde buna siyasal etkililik algısı deniliyor. Daha açık anlatımla; yurttaşın, kendi sözünün siyasal kararları etkileyebileceğine inanması.

Yıllarca konuşup, önerip, eleştirip hiçbir şeyin değişmediğini gören insanın susması şaşırtıcı mıdır?

Belki de ilgisizlikten çok, bir tür öğrenilmiş etkisizlik söz konusudur.

Ama bu, yurttaşın demokratik sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Yurttaş katılacak, kurumlar da katılımı karar süreçlerine yansıtacak.

Öyle toplantı tutanaklarında kalan, çalışma raporlarına yazılan, fotoğraflarla belgelenen katılımdan söz etmiyorum.

Gerçekten etkili olabilen katılımdan söz ediyorum.

Şimdi dönelim başlangıçtaki soruya.

Halk neden susuyor?

Korktuğu için mi? Umudunu yitirdiği için mi? Gitmek istediği için mi?

Yoksa konuşsa da dinlenmeyeceğini düşündüğü için mi?

Belki hepsi.

Ama halk konuştuğunda onu dinleyecek kurumlar gerçekten var mı?

Varsa, dinlediklerini ne yapıyorlar?

Çünkü demokraside önemli olan yalnızca halka söz vermek değil, o sözün kararlar üzerinde bir ağırlığının bulunmasıdır.

Yoksa konuşan konuşur, dinleyen dinler, tutanak tutulur, toplantı sona erer.

Herkes evine gider.

Katılım gerçekleşmiştir!

Demokrasi de görevini yapmış sayılır.

Ne güzel, değil mi?

Halk katılmıştır ama karar yine halksız alınmıştır!

Böylesi bir işleyişte umut başka ülkelerde aranır mı?

Aranır elbette!

Kuşkusuz gitmenin ekonomik, mesleki ve kişisel nedenleri de var. Ama insan yalnızca geçinebileceği değil, sözünün de bir karşılığı olabileceği yerde yaşamak ister.

O nedenle gidenlere de gitmeyi düşünenlere de kolay kolay öfke duyamıyor insan.

Ama yine de sormadan edemiyorum:

Halkın sesini duymayanlar, bir gün halkın neden sustuğunu merak ederler mi acaba?