İnsan kendisini oldukça önemseyen bir canlı türü...

Bir makam koltuğuna oturuyor, koltuğun kendisine ait olduğunu sanıyor.

Üç kuruş para kazanıyor, servetin kendisini ölümsüzleştirdiğini düşünüyor.

Biraz iktidar buluyor, dünyanın kendi çevresinde döndüğüne inanıyor.

Gençken yaşlanmayacağını…

Sağlıklıyken hastalanmayacağını…

Zenginken yoksullaşmayacağını…

İktidardayken koltuktan inmeyeceğini düşünüyor.

İnsan işte; unutkan. Üstelik bu unutkanlığın tarihi de oldukça eski.

Burada küçük bir açıklama gerekli.

Carmina Burana, aslında 11. ve 13. yüzyıllar arasında yazılmış, çoğu Latince olan Orta Çağ şiir ve şarkı metinlerinden oluşan bir derlemenin adıdır. Yüzyıllar sonra Alman besteci Carl Orff, bu metinlerden bazılarını seçerek 1930’larda aynı adla ünlü sahne kantatını besteledi. Bugün pek çoğumuzun Carmina Burana deyince aklına gelen görkemli müzik, işte bu eski dizelerin Orff tarafından yeniden seslendirilmiş biçimidir.

Ve o eski dizelerin en ünlülerinden biri şöyle başlar:

O Fortuna…

Ey Talih…

Ay gibisin.

Büyürsün.

Küçülürsün.

Bir gün varsın.

Bir gün yoksun.

Sonra daha güzelini söylemiş:

Yoksulluğu da iktidarı da buz gibi eritirsin.

Bak sen şu Orta Çağ insanına!

Biz kendilerini karanlık çağlarda yaşamış zavallılar sanıyoruz.

Oysa adamlar sekiz yüz yıl önce iktidarın da servetin de kalıcı olmadığını çözmüş.

Bizler ise bunca geçen yıla, dahası yüzyıla karşın ne yazık ki çözememişiz.

Üstelik gökdelenlerimiz var.

Cep telefonlarımız var.

Yapay zekâmız var.

Mars'a araç gönderiyoruz.

İnsan genomunu okuyoruz.

Ama koltuğa oturan insana bir gün o koltuktan kalkacağını bir türlü anlatamıyoruz.

Carmina Burana dizelerinin odağında bir çark vardır:

Fortuna'nın Çarkı.

Çark döner.

Alttaki yukarı çıkar.

Yukarıdaki aşağı iner.

Bugün alkışlanan yarın yuhalanabilir.

Bugün emir veren yarın emir alabilir.

Bugün kapısında kuyruk olunan adam, yarın telefonuna cevap verecek birini arayabilir.

Tarih bunun mezarlığıdır.

Krallar…

İmparatorlar…

Diktatörler…

Generaller…

Milyarderler…

Şöhretler…

Dünlerde dünyayı titreten insanların çoğunun bugün mezar taşlarını bile bilmiyoruz.

Ama insanın tuhaflığı tam burada başlıyor.

Herkes kendisinden öncekinin düştüğünü görüyor ama kendisinin düşmeyeceğine inanıyor.

Firavun da öyle düşünüyordu.

Sezar da.

Napolyon da.

Hitler de.

Nice kral, padişah, başkan, general, patron da…

Hepsinin ortak yanılgısı şuydu:

Çarkın kendileri için durduğunu sandılar.

Oysa çark kimse için durmuyor efendim.

Carmina Burana'nın benim için en çarpıcı yanı kaderciliği değil.

Tam tersine, insan kibrine attığı tokat.

Çünkü o dizeler şöyle söylüyor:

Gücüne fazla güvenme.

Servetine fazla güvenme.

Güzelliğine fazla güvenme.

Sağlığına fazla güvenme.

Makamına hiç güvenme.

Hepsi ödünç.

Bir süreliğine sende.

Sonra sahibi gelip geri alıyor.

Sahibi kim?

Yaşam.

Zaman.

Kader.

Fortuna.

Adına ne derseniz deyin.

Biz modern insanlar Fortuna'yı yendiğimizi düşünüyoruz.

Sigorta yaptırıyoruz.

Emeklilik fonu kuruyoruz.

Yatırım yapıyoruz.

Check-up oluyoruz.

Verilerimizi buluta yedekliyoruz.

Telefonlarımız bile fotoğraflarımızı otomatik olarak yedekliyor.

Sanki yaşamlarımızı da yedekleyebilecekmişiz gibi.

Olmuyor.

Bir telefon geliyor.

Bir doktor raporu çıkıyor.

Bir ekonomik kriz patlıyor.

Bir seçim oluyor.

Bir savaş başlıyor.

Bir şirket batıyor.

Bir deprem oluyor.

Bir sabah uyanıyorsunuz ve dün değişmez sandığınız o parıltılı yaşamınız artık yok.

Fortuna'nın çarkı teknolojiden pek etkilenmiyor anlayacağınız.

Versiyon yükseltmiyor.

Sekiz yüz yıldır aynı programı çalıştırıyor.

Üstelik çark yalnızca yukarıdakileri aşağı indirmiyor.

Bazen aşağıdakileri de yukarı çıkarıyor.

İşte umudumuz da burada.

Çünkü hiçbir sefalet, hiçbir yoksulluk sonsuza kadar sürmek zorunda olmadığı gibi hiçbir iktidar da sonsuza kadar sürmüyor.

Hiçbir yenilgi kalıcı değil.

Hiçbir zafer de.

Tarih düz bir çizgi değil.

Dönüyor.

Bazen ağır ağır…

Bazen insanın başını döndürecek kadar hızlı.

Belki Carmina Burana'yı bu kadar güçlü yapan da budur.

Bir tarafta ölüm var.

Bir tarafta aşk.

Bir tarafta yoksulluk.

Bir tarafta şarap.

Bir tarafta iktidar.

Bir tarafta bahar.

İnsan bütün bunların ortasında yaşayıp gidiyor.

Çünkü bu eser insana yalnızca “Bir gün öleceksin.” demiyor.

Ama çok daha önemli bir şey söylüyor:

“Bir gün öleceksin diye bugün yaşamaktan vazgeçme.”

İşte benim sevdiğim tarafı da burada.

Değil mi ki çark dönecek…

Değil mi ki gençlik geçecek…

Değil mi ki servet kalmayacak…

Değil mi ki koltuklar el değiştirecek…

Değil mi ki hiçbirimiz buradan sağ çıkamayacağız…

Bu koşullarda insanın geriye bırakacağı gerçek şey ne?

Kaç evi olduğu mu?

Kaç koltuğa oturduğu mu?

Kaç kişinin önünde düğme iliklediği mi?

Yoksa nasıl bir insan olduğu mu?

Carmina Burana'nın sonunda yeniden O Fortuna gelir.

Başladığımız yere döneriz.

Çark tamamlanmıştır.

Ve Orta Çağ'dan yükselen bir ses, sekiz yüz yıl sonrasına kadar ulaşıp kulağımıza fısıldar:

Kader güçlüyü de yere serer.

Bence bazı insanların bu sözleri her sabah aynaya bakarken okumalarında yarar var.

Dahası makam odalarının kapısına da asılabilir.

Borsa salonlarına da.

Holdinglerin yönetim kurullarına da.

Sarayların girişine de.

Ve elbette bizim evlerimize de.

Çünkü sorun yalnızca kralların, başkanların, patronların sorunu değil.

Hepimizin içinde küçük bir hükümdar yaşıyor.

Hepimiz ara sıra sahip olduklarımızı kalıcı sanıyoruz.

Oysa hiç bir şey kalıcı değil.

Çark dönüyor efendim.

Bugün seni yukarı taşır.

Yarın aşağı indirir.

O nedenle yukarıdayken aşağıdakilere nasıl davrandığını unutma.

Çünkü…

Bir sonraki turda kimin nerede olacağını Fortuna'dan başka kim bilebilir?