Kahramanlık tarihinin eski resimlerinde hep bir at vardır ve atların üstünde de savaş kahramanları...

Akhilleus’un atları.
Köroğlu’nun Kırat’ı.
Akıncıların altında nal sesleri...

Yukarıda kahraman, aşağıda at.

Tarih de karşılarında, bin bir surat.

Ne ilginçtir ki kahramanların adını biliriz de onları sırtında taşıyan atların adını çoğunlukla bilmeyiz.

Melih Cevdet Anday tam burada işi bozuyor.

Troya önündeki atlara bakıyor. Patroklos ölmüş. İnsanlar savaşa devam ediyor. Atlar yas tutuyor.

Demek ki bazen savaştan insan değil, at utanıyor.

Atın ne Troya’yla derdi var ne Akhalarla.

Taht istemiyor.
Toprak istemiyor.
Nutuk atmıyor.

Dizginini çekiyorlar, gidiyor.

Sonra çağ değişiyor.

At gidiyor, tank geliyor. Uçak geliyor. Füze geliyor.

Ama kahramanlık hevesi, insanlık var oldukça kalıyor.

Herkes tarihin ortasında görünmek istiyor.

Eh, görünmek kolay... Kolay da sorun durabilmekte.

Birisi at sırtında “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir” diyerek bir yurdun kaderini değiştiriyor.

Kimi de kameraya poz verene kadar atın üstünde duramıyor.

Buradan kimse üstüne alınmasın.

Ben atlardan söz ediyorum.

Hem at, sırtındaki insanı bizden iyi tanır.

Kim dengeli, kim ağır, kim yalnızca gösterişlidir...

En iyi o bilir, üstündekini de ona göre taşır.

Anday’ın şiirinde insan savaşa gerekçe buluyor.

Vatan diyor.
Tarih diyor.
Şan diyor.

At bir şey demiyor.

Gidiyor.

Vurulursa düşüyor.

Belki de kahraman dediğimiz hep üstteki değildir.

Bazen bütün insan deliliğini sırtında taşıyan alttakidir.

Anday boşuna dememiş:

“Anlatma bana atları!”

Haklı.

Atları gerçekten anlatmaya başlayınca kahramanlık öykülerinin cilası dökülüyor.

Bir de tarih var tabii.

Bazen insanı büyütüyor.

Bazen de at, konuyu insandan önce çözüyor.