Korku duygusu, yaşamda sağ kalmak için; öfke duygusu ise haksızlığa karşı koymak, hak aramak için gerekliymiş.

Ama korku yalnızca kaçmak, öfke de yalnızca saldırmak değildir elbet…

Korku, tehlikenin ayırdına varmamızda etkili olur. Öfke, insanın uğradığı haksızlığa karşı ayağa kalkmasını sağlar. Yeter ki insan korkusunun tutsağı, öfkesinin de kölesi olmasın.

Hangi duyguyla yaşayacağı kişinin kendisinin bileceği işmiş.

Korkak mı, yoksa öfkeli mi?

Belki de gerçek soru şu olmalı:

Korkusuyla susanlardan mı, öfkesiyle hakkını arayanlardan mı?

Sorun kendinize; seçiminiz hangisi?

Psikolojide “yansıtma” adı verilen bir savunma mekanizması var.

Kişinin kendisinde görmek istemediği kusurları, duyguları ya da eğilimleri başkasına yüklemesi… Kendi sorumluluğundan kaçmak için “Benim yüzümden değil, onun yüzünden oldu” diyerek suçlayacak birilerini bulması…

İnsan dediğin aklıyla düşünen varlık.

Davranış bilimciler, yetişkin insanın kendi tutum ve davranışlarından sorumlu olduğunu söylüyor. Hukuk da kural olarak kişiyi kendi eylemlerinin sorumlusu sayıyor.

Öyleyse bugün içinde bulunduğumuz koşulların sorumlusunu ararken yalnızca sağımıza, solumuza değil, aynaya da baksak acaba nasıl olur?

Aynaya bak; kim olduğunu göreceksin!

Ama aynada yalnızca kendini görmek de yetmez. Bazen insanın arkasında duran düzeni, onu korkutanları, susturanları, yönlendirenleri de görmek gerekir.

Yine de sen düşüncelerinle değil, yalnızca duygularınla yaşıyorsan eğer; hiç kuşkusuz baktığın aynada kendinden başka herkesi bulacaksın.

Suçlu hep başkaları olacak.

Sen ise hep masum…

Bilindiği gibi kişilikler;

Güç odaklı olabilir. Son söz ondadır. Ona “tek adam” denir.

Ama tek adamlık yalnızca bir kişilik özelliği değildir. Bununla birlikte kurumların güçsüzleştiği, denetimin ortadan kalktığı, eleştirenlerin ve yapılan işlere karşı çıkanların susturulduğu bir siyasal düzenin de adıdır.

Kişiler ilişki odaklı olabilir; onun için iyi ilişkiler önemlidir. Tek adamın kim olduğu çok da önemli değildir. Yeter ki tek adamla arası iyi olsun.

Kişiler başarı odaklı olabilir; başarı dışında tek adam kim, para ve güç kimde, onu hiç ırgalamaz.

Çünkü başarı odaklı olan biri der ki:

— Başarı olduktan sonra nasılsa güç, para, ün gelir.

Peki, gerçekten de gelir mi?

Ne kadar çok sayıda başarılı insan var olursa olsun, tek adam son sözü söylerken onlara danışır mı acaba?

Yoksa başarıyı da kendisine bağlılık ölçüsünde mi değerlendirir?

Liyakat, tek adamın gölgesinde ne kadar yaşayabilir?

Ne dersiniz?

Ve Sinoplu Diogenes…

Gün ışığında, kent alanında (agorada) elinde kandille dolaşırmış.

Nedeni sorulduğundaysa "Dürüst bir insan arıyorum" dermiş.

O günlerden bugünlere yalnızca Sinop’ta değil, bütün Karadeniz kıyılarında arıyor olmalı ki henüz dürüst bir insan bulduğunun haberini vermedi.

Belki de Diogenes yalnızca dürüst bir insan değil; söylediğiyle yaşadığı arasında uçurum bulunmayan bir insan arıyordu.

Kim bilir?

Ve de Duygu Asena…

Ülkemizde en sıradan kadının sözlüğüne feminizm kavramını bulaştıran, ama özüne bulaştırıp bulaştıramadığı tartışılan kadın…

30 Temmuz 2006’dan beri yok.

Aramızda değil.

Yazılarında kadınları kışkırtan; onları kendileri için düşünmeye, kendileri için yaşamaya çağıran Duygu Asena…

Ölmeden önce, 2005 yılında katıldığı bir televizyon programında, kendisinin hiç evlenmediğini sanan sunucuya; gerçekte baba baskısı nedeniyle genç yaşta evlendiğini ve kısa bir süre sonra ayrıldığını açıklamıştı.

Demek ki eleştirdiği yaşam biçimlerinin bir bölümünü kendisi de yaşamıştı.

Ancak insan bazen düşüncelerini, yaşamının çelişkilerinden çıkarır.

Bazen karşı çıktığı düzeni önce kendi yaşamında deneyimler.

Bazen de yıllarca içinde yaşadığı kafesin adını, ancak kafesten çıktıktan sonra koyabilir.

Yine de sorulmalı:

Duygu Asena’nın kadınlara sunduğu özgürleşme anlatısıyla kendi yaşamındaki zorunluluklar ve çelişkiler arasında nasıl bir ilişki vardı?

Kadınları kışkırtan, baştan çıkaran bunca yazıyı yazarken; onlara yaşanması kolay olmayan bir özgürlük düşü mü sunuyordu?

Yoksa gerçekten de kadınların daha iyi bir yaşam sürmesini mi amaçlıyordu?

Belki ikisi birden…

Duygu Asena, 30 Temmuz 2026 günü, ölümünün yıldönümü nedeniyle düşüverdi anılarıma.

Şu ölümlü dünyadan ne kaldı ondan geriye?

Belki herkesten başka olmak adına yazdığı yazılar…

O günlere değin kimsenin girmediği alanlara girerek, kimsenin açıkça yazamadıklarını yazarak ününe ün kattı; kuşkusuz para da kazandı.

Bunda şaşılacak ne var?

Yazar yazısıyla tanınır, ünlenir, para kazanır.

Ama geriye yalnızca ün ve para kalmaz.

Bazen bir kitap adı, yıllar sonra bile bir toplumun yüzüne tutulmuş ayna gibi kalır: Kadının Adı Yok.

Bana göre Atatürk İlke ve Devrimleri’nin aydınlanmasında kadının adı, Cumhuriyet’in kuruluşundan beri vardı.

Cumhuriyet, kadının adını hukuka yazdı.

Kadına eğitim hakkı, yurttaşlık hakkı, medeni haklar ve siyasal haklar tanıdı.

Ama kadının adının yasalarda bulunmasıyla yaşamın içinde gerçekten var olması aynı şey miydi?

Belki Duygu Asena’nın itirazı Cumhuriyet’e değil; Cumhuriyet’in kadına verdiği hakların toplumun gündelik yaşamına yeterince yerleşmemesineydi.

Yasalarda adı bulunan kadın; evde, işyerinde, sokakta, aile içinde, toplumun ahlak terazisinde yine de adsız bırakılabiliyordu.

Belki de onun için KADININ ADI YOK diyordu.

Belki Atatürk devrimlerinin kadına açtığı yolun yarım bırakılmasına itiraz ediyordu.

Oysa bugünleri görseydi Asena…

Dünlerde kalan, çok eleştirdiği o ortamda bulduğu özgürlüğü bugün bulabilir miydi?

O kışkırtıcı yazılarını aynı açıklıkla yazabilir miydi?

Kitaplarının adını koyarken bu kadar korkusuz davranabilir miydi?

Kadınlara “kendiniz olun” derken, kendisi susturulmadan kalabilir miydi?

İşte böyle Asena…

Dün “Kadının Adı Yok” diye yazmıştın.

Bugün kadının adı yeniden siliniyor.

Özgürlüğü ise her geçen gün biraz daha eksiliyor.

Ötede olsan da, istersen yazdığın kitapları bir zahmet güncelle…

Çünkü bugün, gerçek anlamda:

KADININ ADI YOK.

Adı varsa da sesi yok.

Sesi varsa da özgürlüğü yok.