Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün “Köylü bu ulusun efendisidir” sözü, yalnızca bir özdeyiş değil, aynı anda Cumhuriyet'in kuruluş yıllarının somut gerçeğiydi. O köylü, Osmanlı’dan miras kalan ağır borçları toprağı işleyerek ödedi; 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı’nda kentleri doyurdu ve genç Cumhuriyet’in ayakta kalmasını sağladı. Bu tarihsel gerçek, köylüyü saygıyla anmak için başlı başına yeterlidir.
Buna karşın 1950’lerden başlayarak hızlanan sanayileşme ve kentleşme politikaları, köylüyü toprağından kopardı. "Sanayileşme; bundadır gelişme" söylemiyle özendirilen kırsaldan kente göç, köylünün ayağındaki çarığı deldiği gibi, ülkenin üretim dengelerini de sarstı. Son yerel yönetimler yasasıyla yapılan yasal düzenlemelerle köylerin mahalleye dönüştürülmesi, tarım alanlarının imara açılması, bu süreci daha da hızlandırdı. Geriye ne dünlerdeki gibi yalnızca tarımsal üretim yapılan köyler, ne de toprakla uğraşan üretken köylüler kaldı.
Geçtiğimiz yıllarda Didim’de yaşadığım bir anekdot, bu dönüşümü çarpıcı biçimde özetliyor. İstanbul’dan Didim’e ilk geldiğimizde, Akköylü kadınların kurduğu pazardaki sebze-meyvelerin doğallığına ve tazeliğine hayran kalmış; fiyatı daha uygun olan merkez pazarlar yerine, hep bu kadınların ürünlerini almaya başlamıştık. Daha sonra bu ürünlerin büyük kısmının köylü kadınlarca üretilmediğini, toptancılardan alındığını öğrensek de, bu kadınların geçim çabalarına katkı sunmak amacıyla alışverişi oradan yapmayı sürdürdük.
Ne var ki 2020 yazında, Didim’in denizine kurulmak istenen balık üretim çiftliğine karşı çevre dostlarınca verilen savaşım sırasında, yıllardır tezgâhından alışveriş ettiğimiz pazarcı kadınla aramızda geçen konuşma, konuya başka bir açıdan bakmamı sağladı. Pazarcı köylü kadın, salgın nedeniyle zor günler geçirdiklerini anlattı. Oğlunun askerden döndükten sonra Didim Belediyesi’nde iki yıl geçici işçi olarak çalıştığını, ama sonra işe çağrılmadığını söyledi. Üzüntüsünü dile getirirken, bir yandan da oğlunun yeni bir iş bulduğu müjdesini verdi:
-Balık üretim çiftliğinde sigortalı bir işe girecek.
İşte bu konuşma sırasında şaşkınlığımı gizleyemedim. O günlerde Didim halkının büyük çoğunluğunun istemediği, deniz kirliliğine yol açacağı gerekçesiyle karşı çıktığı bu tesise, kadının oğlu işçi olarak girecekti. Pazarcı kadına, “Ama sizler bu çiftliğe karşı değil miydiniz?” diye sorduğumda, aldığım yanıt düşündürücüydü:
“Bunlar Kılıç balık ve balık yemi çiftliğinden bile daha büyük, hem de iktidara yakınlar. Bizim tarlaların önündeki denize kurdular bile tesislerini... Deniz kirleniyor ama oğlum orada iş buldu, sigortalı, kadrolu olacak inşallah.”
Bu konuşma, bana ideolojik duruşların, geçim kaygısı karşısında nasıl da değişebileceğini gösterdi. Köklü bir CHP seçmeni olan bu köylü kadın için oğlunun sigortalı bir işe girmesi, deniz kirliliği endişesinden daha öncelikli ve somut bir gereksinimdi. Kanımca bu değişimi, siyasal dönüşü bir ihanet ya da ikiyüzlülük olarak okumak yerine, tarımın ve kırsal üretimin içine sürüklendiği çıkmazın bir yansıması olarak görmek daha doğru olur. Çünkü günümüzde köylü; ne tarlasını işleyerek geçinebiliyor, ne de devlet onlara sürdürülebilir bir tarım politikası sunuyor.
Kuşkusuz bu durum, siyasi partiler açısından da önemli bir uyarı niteliğindedir. Örneğin Didim gibi “CHP için kurtarılmış bölge” olarak görülen yerlerde bile, seçmenin bağlılığı, Didim yerel yönetiminin ya da ülke genel yönetiminin sağlayabildiği somut çıkarlarla doğrudan ilişkilidir. Oğluna iş bulamayan bir annenin seçimlerde vereceği oy; yaşamın gerçekleri bağlamında başka bir yöne kayabilir, çünkü bu durum siyasetin doğasında vardır. Bu kayma; kesinlikle döneklik olarak yargılanabilecek etik bir çöküş değil, ekonomik zorlukların bir sonucudur.
Peki ya bizler, Didim’i yazlıkçı ya da sonradan yerleşik olarak sevenler?
2020 yazında “Denizimiz temiz kalsın” diye haykıran bizler, ne yazık ki yerli köylünün gerçek kaygısının, derdinin çevre bilinci değil, iş ve ekmek olduğunu bu anekdotla bir kez daha öğrendik. Onlar için efendilik ya da beylik tarlayı işlemekten geçmiyor günümüzde; ne yazık ki devletin ya da özel sektörün açtığı kapılardan birine sığabilmekten, sofrasına ekmek koyabiliyor olmaktan geçiyor.
Kuşkusuz bu durum, yalnızca Didim’e özgü değil; Türkiye’nin, dahası dünyanın birçok kırsal bölgesinde yaşanan evrensel bir gerilimdir. Ne yazık ki doğayı koruma bilinci ile insanların yaşamda kalma içgüdüsü arasındaki çatışma giderek büyümektedir.
Bugün o pazarcı kadını yalnızca “parayı seven” biri olarak yaftalamak, onun yaşadığı yoksulluğu, işsizliği ve umutsuzluğu görmezden gelmek olur.
Belki de burada sorulması gereken soru şudur:
Bu insanlar, toprağı işleyerek geçinebilecekleri, devletin ve belediyelerin desteklediği bir üretim modeline sahip olsalardı; bir balık çiftliğinde sigortalı işe mi girmek isterlerdi, yoksa kendi tarlalarında üretim yapmayı sürdürmek mi isterlerdi?
Didim’in doğası, denizi ve tarım toprakları korunmak isteniyorsa, bunun yolu yerli halkı siyasal bağlılık üzerinden yargılamaktan değil; onlara toprağı işleyerek kazanabilecekleri adil ve sürdürülebilir bir ekonomik düzen sunmaktan geçer. Eğer onlara insanca yaşayabilmeleri için gerekli olanaklar sağlanamıyorsa; en içten çevre söylemleri bile, ekmek kavgası karşısında sessizliğe gömülür, suskun kalır.
*Ve Didim için kaygılı bir bekleyiş...
Değerli okurlarım; şimdi neyi bekliyorum biliyor musunuz? Hani şu yılan /yalan hikayesine dönen Didim'e doğal gaz getirilmesi konusu; acaba verilen sözler tutulacak mı, acaba Didim halkına doğal gaz konforu sağlanacak mı?
Ola ki bu hizmet gerçekleşirse; acaba dağıtım şebekesi için hatlar döşenirken, yollar yeniden bozulacak mı, internet hatları, elektrik kabloları koparılacak mı? İçilemeyen suyun dağıtıldığı su düzeneği ya da sık sık patladığı için lavanta kokularını soluduğumuz havayla buluşturan yetersiz kanalizasyon düzeneği; doğal gaz dağıtım boruları döşenirken özensiz çalışmalar sonucunda toprağı kazan zalim kepçelerin gazabına uğrayacak mı?? Sonra da birileri "ASKİ bize bakmiyyy" diye bağıracak mı?
Yoksa beceriksiz yerel yönetim; bu kış da bizleri yüksek elektrik faturaları ödemek zorunda bırakacak mı?
Her yaz Lafonten'in "Ağustos Böceği ile Karınca" öykücüğü gelir aklıma, seçimlerde bolca söz veren ama seçimlerden sonra sözlerini unutan yalancı yerel yöneticiler görevde oldukça... Yazları saz, söz, festival, eğlence; sanki kış ayları hiç gelmeyecekmiş gibi umursamadan yaşamaca...
İkinci baharını yaşayan emeklilerin kenti Didim'de; bu kış yine mi olacak işkence? Göreceğiz hep birlikte...