“Ya kötü bir şey olursa?”
Kaygının en yorucu taraflarından biri, henüz gerçekleşmemiş bir ihtimali
zihnimizde gerçek bir tehlikeye dönüştürmesidir.
Bir toplantıya girmeden önce kalbimiz hızlanır. Önemli bir telefon beklerken
aklımızda onlarca senaryo dolaşır. Bedenimizde fark ettiğimiz küçük bir
değişiklik bizi endişelendirir. Gece yatağa girdiğimizde ise gün içinde
yaşadığımız bir konuşmayı tekrar tekrar zihnimizde oynatırız.
Aslında hepimiz zaman zaman kaygılanırız. Kaygı, hayatın doğal bir parçasıdır.
Bizi hazırlıklı olmaya, dikkatli davranmaya ve olası tehlikelere karşı önlem
almaya yardımcı olur.
Peki ne zaman kaygı hayatımızı yönetmeye başlar?
Bir şey olacak diye sürekli tetikte olduğumuzda, zihnimizi susturamadığımızda,
günlük işlere odaklanmakta zorlandığımızda, uykumuz bozulduğunda ya da bazı
durum ve ortamlardan kaçınmaya başladığımızda kaygının yaşam alanımızı
daralttığını söyleyebiliriz.
Bazen şöyle bir hissiyat gelebilir:
“Ortada hiçbir şey yok ama sanki her an kötü bir şey olacakmış gibi
hissediyorum.”
Kaygının zor taraflarından biri de tam olarak budur. Tehlike gerçekten orada
olmayabilir ama bedenimiz ve zihnimiz tehlike varmış gibi davranabilir.
Kalp çarpıntısı, nefesin hızlanması, kasların gerilmesi, terleme, mide
rahatsızlığı… Beden aslında bizi korumaya çalışıyordur. Sorun, alarm sisteminin
gerektiğinden daha sık devreye girmeye başlamasıdır.
Bir anlamda, ortada yangın yokken çalan bir yangın alarmı gibi…
Üstelik kaygı çoğu zaman kendi kendini besleyen bir döngü oluşturur. Bir belirti
hissederiz, bundan korkarız. Korktukça belirti artar. Belirti arttıkça “Demek ki
gerçekten bir şey var” diye düşünürüz. Böylece kaygı daha da yükselir.
Bu nedenle kaygıyla mücadele ederken yalnızca düşüncelerimize değil,
davranışlarımıza da bakmak gerekir.

Çünkü kaygıdan kurtulmak için sürekli kaçtığımızda, zihnimize farkında
olmadan şu mesajı veririz:
“Demek ki bu durum gerçekten tehlikeli.”
Oysa bazen iyileşmek, kaygının hiç gelmemesini beklemekten değil, kaygı
varken de hayatımıza devam edebilmeyi öğrenmekten geçer.
Elbette bu, “Korkma, bir şey olmaz” demek kadar basit değildir. Kaygı
bozuklukları kişinin günlük yaşamını, ilişkilerini ve işlevselliğini ciddi biçimde
etkileyebilir. Böyle durumlarda profesyonel destek almak önemli bir adımdır.
Psikoterapi, kişinin kaygısını anlamasına, düşünce ve davranış döngülerini fark
etmesine ve kaygıyla daha sağlıklı baş etme becerileri geliştirmesine yardımcı
olabilir.
Bu nedenle yoğun kaygı yaşadığımızda kendimize kızmak yerine, biraz merakla
yaklaşmayı deneyebiliriz:
“Şu anda gerçekten bir tehlike mi var, yoksa zihnim bir ihtimale karşı mı
alarm veriyor?”
Bu sorunun cevabı her zaman kaygıyı ortadan kaldırmayabilir. Ama kaygının
bizi yönetmesiyle, onu fark edip yönetmeye başlamamız arasında önemli bir
fark yaratabilir.
Belki de ihtiyacımız olan şey kaygıyı tamamen susturmak değildir. Onun ne
söylemeye çalıştığını anlayabilmek ve gerektiğinde ona sınır koyabilmektir.
Çünkü kaygı çoğu zaman düşmanımız değildir.
Sadece bazen bizi korumaya çalışırken sesini fazla yükseltir.
Ve insan, o sesi susturmayı değil; ne zaman dinlemesi, ne zaman da kendisine
“Şu an güvendeyim” diyebilmesi gerektiğini öğrendiğinde, hayatının
kontrolünü yavaş yavaş yeniden eline alabilir.

Haftaya ruh sağlığımızı ilgilendiren başka bir konuda yeniden buluşmak
dileğiyle…
Klinik Psikolog
Asuman Köseoğlu