Türkiye’de halk sanki ikiye değil, iki ayrı döneme, belki de iki ayrı çağa ayrılmış gibi yaşıyor.

Bir yanda Cumhuriyet’in yurttaşlık anlayışını benimseyenler var.

Kadınla erkeğin yan yana, el ele, eşit koşullarda yaşayabileceğini bilenler...

Kadının bir erkeğin vesayeti altında değil, kendi aklıyla, kendi emeğiyle, kendi iradesiyle var olmasını doğal karşılayanlar...

Devlet karşısında “kul” değil, hak sahibi bir yurttaş olduklarının bilincinde olanlar...

Eğitimi, bilimi, hukuku, laikliği ve çağdaş yaşamı birer süs değil, birlikte yaşayabilmenin temel koşulları sayanlar...

Bir de diğer yanda, sanki başka bir dönemde, başka bir çağda yaşayanlar var.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun üzerinden yüz yılı aşkın süre geçmiş olmasına karşın düşünce dünyasını değiştirmemekte direnenler...

Yasa değişmiş.

Harf değişmiş.

Takvim değişmiş.

Devletin yönetim biçimi değişmiş.

Kadın yurttaş olmuş, seçme ve seçilme hakkı kazanmış, eğitim görmüş, meslek sahibi olmuş.

Ama bazı kafalarda yaşam ne yazık ki yüzyıllar öncesinin kurallarında takılı kalmış.

Gerçi bu ikiliğin kökleri yalnızca Cumhuriyet dönemiyle ilişkili değil.

Bugün aynı ülkede gördüğümüz bu iki ayrı görünümün tarihsel izleri Osmanlı’nın son yüzyıllarına kadar uzanıyor.

Osmanlı modernleşmesi çoğunlukla eskiyi bütünüyle ortadan kaldırarak değil, yeniyi eskinin yanına ekleyerek ilerledi.

Bir yanda medrese vardı, diğer yanda modern mektepler açılıyordu.

Bir yanda geleneksel eğitim sürüyor, diğer yanda askerî ve sivil yeni okullarda başka bir dünya görüşü biçimleniyordu.

Bir yanda şer‘î hukuk alanı varlığını korurken, diğer yanda modern yasalar, ticaret mahkemeleri ve yeni hukuk kurumları ortaya çıkıyordu.

Bir yanda yüzyıllardır süregelen cemaat, gelenek ve itaat ilişkileri...

Diğer yanda Tanzimat’la birlikte güç kazanan hukuk, eşitlik, yurttaşlık ve modern devlet düşüncesi...

Bir başka deyişle devlet modernleşiyordu ama toplumun bütün katmanları aynı hızla modernleşmiyordu.

Üstelik yeni kurumlar eskilerin yerine tam olarak geçmiyor; çoğu kez onların yanına kuruluyordu.

Böylece aynı devlet içinde iki ayrı eğitim anlayışı, iki ayrı hukuk dünyası, iki ayrı insan tipi ve giderek iki ayrı gelecek tasavvuru yan yana yaşamaya başladı.

Bir yanda dünyayı geleneksel kalıplarla anlamlandıran insan...

Diğer yanda akıl, bilim, hukuk ve birey düşüncesiyle yetişen yeni insan...

Osmanlı’nın son dönemlerindeki bu ikili yapı Cumhuriyet’e de önemli bir tarihsel miras bıraktı.

Cumhuriyet’in Devrim Yasaları tam da bu nedenle yalnızca birtakım kurumları değiştirmeyi amaçlamıyordu.

Amaç, o yüzyıllık ikiliği aşarak ortak hukuk temelinde eşit bir yurttaşlık düzeni kurmaktı.

Tevhid-i Tedrisat bunun içindi.

Hukuk devrimi bunun içindi.

Medeni Kanun bunun içindi.

Laiklik bunun içindi.

Kadının kamusal yaşama eşit yurttaş olarak katılması bunun içindi.

Başka bir deyişle Cumhuriyet yalnızca Osmanlı devletinin yerine yeni bir devlet kurmadı.

Aynı toplum içinde yan yana yaşayan farklı hukukları, farklı eğitim sistemlerini ve farklı yaşam anlayışlarını ortak bir yurttaşlık zemininde birleştirmeye çalıştı.

Ama yasayla azaltılan ya da ortadan kaldırılan düalizm, düşünce dünyasında aynı hızla ortadan kalkmadı.

Çünkü yasa insanın davranışına sınır çizebilir; düşünce ise o sınırın gerisinde uzun süre yaşamayı sürdürebilir.

Medrese kapanabilir ama medrese zihniyeti kapanmayabilir.

Hukuk değişebilir ama erkek egemenliği sürebilir.

Kul hukuken yurttaşa dönüşebilir ama zihninin bir köşesinde yine de bir efendi arayabilir.

İşte bugünkü çatışmanın tarihsel düğümü de burada yatıyor.

Devletin hukuk sistemi değişti ama aile içindeki otorite anlayışı her yerde aynı ölçüde değişmedi.

Kadın hukuken eşit yurttaş oldu ama toplumun kimi kesimlerinde bunca yasal düzenlemeye karşın erkek vesayetinin doğal olduğu düşüncesi varlığını sürdürdü.

Eğitim laikleşti ama dünyayı akıl ve bilimle açıklama alışkanlığı toplumun her kesimine aynı ölçüde yerleşmedi.

Kul hukuken yurttaşa dönüştü ama kulluk algısı bütünüyle ortadan kalkmadı.

Belki de Türkiye’nin bugün yaşadığı büyük gerilim tam olarak budur:

Hukuken yurttaş olmuş ama düşünsel ve algısal düzeyde henüz tam anlamıyla yurttaşlaşamamış insanın gerilimi.

Bu nedenle Türkiye; aynı ülke içinde iki ayrı toplumsal görünümün yan yana yaşadığı izlenimini veriyor.

Bir sokakta genç bir kadın üniversiteye gidiyor, mesleğini seçiyor, kendi yaşamına ilişkin kararlarını kendisi veriyor.

Aynı kentte başka bir kadının nasıl giyineceği, kiminle görüşeceği, çalışıp çalışmayacağı başkalarının kararına bırakılabiliyor.

Bir yurttaş devleti sorgulamayı doğal hakkı sayıyor ama başka biri devlete itaati yurttaşlığın temel koşulu sanıyor.

Biri “hak” diyor, diğeri “itaat”.

Biri “birey” diyor, diğeri “cemaat”.

Biri “eşit yurttaş” diyor, diğeri ise bunca Devrim Yasası’na, değişime ve dönüşüme karşın insanları kadın-erkek, biz-onlar, makbul-makbul olmayan diye ayıran eski dünyanın diliyle konuşuyor.

İşte aynı ülkenin iki ayrı görünümü tam da burada beliriyor.

Sonra hep birlikte soruyoruz:

Bu ülke neden bir arpa boyu ilerleyemiyor?

Nasıl ilerlesin?

Toplumun bir kesimi geleceğe doğru yürümeye çalışırken başka bir kesimi geçmişe doğru çekiyorsa ortaya ilerleme değil, bitmek bilmeyen bir çekişme çıkar.

Tıpkı aynı arabaya koşulmuş iki atın birbirine zıt yönlere gitmeye çalışması gibi...

Motor çalışır. Yakıt harcanır. Tekerlekler döner. Ama araba yerinden doğru dürüst kıpırdamaz.

Türkiye’nin son iki yüzyıllık öyküsünde biraz da bu yok mu?

Osmanlı’nın son döneminde başlayan modernleşme girişimlerinden Cumhuriyet devrimlerine... Cumhuriyet devrimlerinden bugüne... Aynı temel soru dönüp dolaşıp önümüze geliyor:

Aynı ülke içinde iki ayrı dünyanın yan yana yaşamasını sürdürecek miyiz, yoksa ortak bir yurttaşlık bilincinde buluşabilecek miyiz?

Cumhuriyet yalnızca saltanatı kaldırmak, yeni bir devlet kurmak ya da yönetim biçimini değiştirmek için ortaya çıkmadı.

Çok daha büyük bir iddiası vardı: Toplumu dönüştürmek.

Kulu yurttaşa çevirmek...

Kadını erkeğin arkasından çıkarıp yanına getirmek...

Doğuştan gelen ayrıcalıkların yerine hukuk önünde eşitliği koymak...

Dinsel inancı kişinin vicdan alanında bırakıp devlet yönetimini akla, hukuka ve ortak yurttaşlık ilkesine dayandırmak...

Eğitimi belirli çevrelerin ayrıcalığı olmaktan çıkarıp toplumun bütününe yaymak...

Özetle yalnızca devletin biçimini değil, insanın dünyaya bakışını da değiştirmek.

Çünkü devrim dediğimiz kavram birkaç yasa maddesinin değiştirilmesiyle gerçekleşmez. Gerçek devrim insanın düşünce evreninde gerçekleşir.

Yasayı bir gecede değiştirebilirsiniz. Bir kurumun tabelasını birkaç saatte değiştirebilirsiniz. Yeni bir alfabe öğretebilirsiniz. Yeni okullar açabilirsiniz. Ama düşünsel değişimi aynı hızla gerçekleştirebilir misiniz? Elbette hayır.

Çünkü düşünsel değişim süre ister. Eğitim ister. Kuşaklar ister. Üstelik yalnızca sürenin geçmesi de yetmez.

Çünkü geçen süre herkesi kendiliğinden çağdaşlaştırmıyor. Bir başka anlatımla takvim ilerliyor diye insanın zihni de ilerlemiyor. Öyle ki 2026 yılında yaşayıp düşünce dünyasıyla yüz yıl, hatta birkaç yüz yıl geride kalınabilir.

İşte sorun tam da burada başlıyor.

Türkiye bugün aynı coğrafyada yaşayan ama aynı tarihsel dönemde, aynı çağda yaşamayan insanların ülkesi görünümünde.

Bir evde kız çocuğuna “Oku, mesleğini edin, kendi ayakların üzerinde dur.” deniliyor. Başka bir evde aynı yaştaki başka bir kız çocuğunun yaşamının sınırları başkaları tarafından çiziliyor.

Bir aile kızının üniversiteye gitmesiyle gurur duyuyor. Başka bir aile kızının ne giyeceğini, ne zaman dışarı çıkacağını, kiminle görüşeceğini denetlemeyi kendine doğal bir hak sayıyor.

Bir kadın belediye başkanı, akademisyen, mühendis, doktor, hâkim, pilot olabiliyor. Ama aynı toplumda başka bir kadın yalnızca “birinin kızı”, “birinin karısı” ya da “birinin annesi” olarak tanımlanabiliyor.

İşte buradaki sorun yalnızca kadın sorunu değildir. Bu çelişkili durum doğrudan doğruya yurttaşlık sorunudur.

Çünkü kadın özgür değilse toplum özgür değildir.

Kadın eşit değilse yurttaşlık eşit değildir.

Bir insanın yaşam biçimine başkaları karar verebiliyorsa orada hukuk kâğıt üzerinde ne yazarsa yazsın, yurttaşlık bilinci henüz tamamlanmamış demektir.

Belki de Cumhuriyet’in en büyük ama en zor projesi buydu: Kendi yaşamının öznesi olan insanı yaratmak.

Düşünen... Sorgulayan... İtiraz edebilen... Hak talep eden... Kendi kararını verebilen... Kadın ya da erkek ayrımı yapmaksızın devlet karşısında eşit olduğunu bilen insanı yaratmak...

Ne yazık ki işte tam burada tarihsel alışkanlıklarla Cumhuriyet yurttaşlığı karşı karşıya geliyor.

Çünkü yurttaşlık yalnızca nüfus cüzdanına yazılan bir kimlik değildir.

Bir bilinç biçimidir. Yurttaşlık bilinci “Benim haklarım var ama yanımdakinin de aynı hakları var” diyebilmektir.

Yurttaşlık bilinci “Ben özgürüm ama başkasının özgürlüğü de benimki kadar değerlidir” diyebilmektir.

Demokrasi dediğimiz kavram da biraz budur. Birbirimize yalnızca tahammül etmek değil, birbirimizin eşitliğini kabul etmek.

Türkiye’nin temel sınavı belki de buradadır.

Cumhuriyet’in yasaları çıkarıldı. Kurumları oluşturuldu. Okullar açıldı. Üniversiteler kuruldu. Kadınlara siyasal haklar tanındı. Ama Cumhuriyet’in yurttaşlık zihniyetini toplumun her katmanına aynı ölçüde taşıyabildik mi? İşte orası tartışılır.

Çünkü bir toplumun çağdaşlığı yalnızca köprüleriyle, yollarıyla, gökdelenleriyle, hızlı trenleriyle ölçülmez. Gerçek ölçü başka yerdedir.

Toplum kadınına nasıl davranıyor?

Çocuğunu nasıl yetiştiriyor?

Farklı düşünene ne kadar tahammül ediyor?

Bilime ne kadar değer veriyor?

Hukuk önünde gerçekten herkesin eşit olduğuna inanıyor mu?

Bireyin yaşamına müdahale etmeyi kendine hak görüyor mu?

Sorular bunlar.

Ve sanırım henüz bu soruların hepsine gönül rahatlığıyla “Evet, çağdaş bir toplum olduk.” yanıtını veremiyoruz.

Aradan yüz yılı aşkın süre geçti. Bugün bile kadınla erkeğin eşitliğini tartışıyorsak... Bugün bile yurttaşlık yerine itaati kutsayanlar varsa... Bugün bile bilimin karşısına hurafeyi, hukukun karşısına keyfîliği, bireyin karşısına baskıyı koyabiliyorsak... Bugün bile insanların nasıl yaşayacağına başkaları karar vermeye kalkıyorsa...

Bir yerde ciddi bir sorun var demektir.

Belki de Türkiye’nin bugün gereksinimi olan şey yeni bir yapı, yeni bir yol ya da yeni bir söylem değil; yeni bir zihinsel sıçramadır.

Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’e taşınan, Cumhuriyet’in hukuk yoluyla aşmaya çalıştığı ama düşünce dünyasında bugün de izlerini sürdüren bu ikiliği gerçekten geride bırakmak...

Cumhuriyet’in yüz yıl önce başlattığı ama tamamlanmamış olan yurttaşlaşma sürecini yeniden anımsamak...

Kadınla erkeğin yan yana yürüdüğü, insanın insan üzerinde vesayet kurmadığı, herkesin hukuk önünde eşit olduğu bir toplumun yalnızca “modern görünmenin” değil, doğrudan doğruya insan onurunun gereği olduğunu kavramak...

Çünkü konu sonunda gelip çok basit bir yere dayanıyor:

Nasıl bir ülkede yaşamak istiyoruz?

Birbirinin yaşamını denetleyen insanların ülkesinde mi, yoksa birbirinin hakkına saygı duyan yurttaşların ülkesinde mi?

Geçmişin korkularına tutunmuş bir toplumda mı, yoksa geleceğini kendi aklıyla kurabilen bir toplumda mı?

Cumhuriyet bize yalnızca sınırları çizilmiş bir ülke bırakmadı. Aynı anda bir insan olma iddiası bıraktı.

Özgür birey olma... Eşit yurttaş olma... Aklını kullanma... Başkasının yaşamına saygı gösterme iddiası...

O nedenle insan bugün dönüp bakınca ister istemez soruyor:

Yakışıyor mu böyle yaşamak hiçbir Türk yurttaşına?

Yüz yıl önce “kul” olmaktan çıkıp yurttaş olmayı seçmiş bir toplumun çocuklarına...

Birbirinin özgürlüğünden korkmak...

Kadınla erkeği yeniden karşı karşıya koymak...

Geçmişin zincirlerini bugünün insanının ayağına takmak...

Hiç yakışıyor mu?

Kim bilir belki de artık soruyu biraz daha açık sormanın günüdür:

Cumhuriyet’i bize “altın tabakta sunulmuş” bir miras olarak mı aldık; yoksa onun özgür birey, eşit yurttaş, akıl, hukuk ve laiklik anlayışını gerçekten içselleştirdik mi?

Yoksa...

Cumhuriyet’i aldık da yurttaş olmayı bir türlü öğrenemedik mi?