İğneli Püskül Balığı; boş bir salyangoz kabuğunu bulmuş, kendine yuva yapmış.
Eh, yuva dediğin kolay bulunmuyor. Bulunca da bırakılmıyor.
Kapısının önünde nöbet tutuyor; başka balık yaklaşırsa saldırıyor, dalaşıyor, kovalıyor.
National Geographic kanalında belgesel izlerken komşu kadınlar geldi aklıma.
Hani akşam kocası işten gelecek, arabasını kapının önüne koyacak diye sabahtan komşuya gözdağı verenler vardır ya...
“Oraya çekme!”
“Benim bey gelecek!”
“Dün de sen koydun!”
İğneli Püskül Balığı ile bizim komşu kadınların kapı önü diplomasisi arasında öyle sanıldığı kadar büyük fark yok.
Şu belgesel-kolikliğim bazen insanın başına türlü düşünceler açıyor.
Hayvanlar âlemine bakıyorsun; biraz sonra orada insanları görmeye başlıyorsun.
İnsanlar âlemine bakıyorsun; onlara birazcık odaklanınca hayvanlar âlemi göz kırpıyor size tüm içgüdüsel tutum ve davranışlarıyla...
Paralel evren dedikleri belki de budur.
Özellikle de yabanıl yaşamda erkeklerin durumu daha da ilginç.
Dişiyi etkilemek için biri tüy kabartıyor, biri dans ediyor, biri yuva yapıyor, biri sesini inceltiyor, biri rakibini dövüyor.
Doğa âleminde erkeklik biraz gösteri, biraz dövüş, biraz da “beni seç” uğraşı, koşuşturmacası ya da savaşımı....
Sanki durum insanlarda çok mu farklı?
Biri göğsünü, kaslarını şişiriyor, biri de cüzdanını...
Biri otomobilinin modelini yükseltiyor, biri de konaklarını...
Yatıydı, katıydı, çok kazandıran mesleği, makamıydı...
Değişen yalnızca tüylerin yerine markaların, boynuzların yerine kartvizitlerin geçmiş olması.
Ama iş kadınlara gelince ortalık daha karmaşık.
Çünkü kadın yalnızca seçmiyor; aynı anda seçilebilir olmak üzere sürekli yeniden biçimlendiriliyor.
Süslen, püslen. İncel. Genç görün. Saçını boya. Kaşını kaldır. Dudağını doldur. Göbeğini erit. Kırışığını yok et. Selülitini gizle. İstersen yüzünü de değiştir.
Yetmedi mi?
Fotoğrafını filtrele. Çünkü artık aynanın karşısında yalnız değilsin.
Sosyal medya da orada, güzellik endüstrisi de, moda sektörü de, kozmetikçiler de, estetikçiler de.
Sana sürekli aynı şeyi söylüyorlar; olduğun bu görünüm yeterli değil.
Biraz daha genç ol. Biraz daha ince ol. Biraz daha gergin ol. Biraz daha kusursuz ol.
İyi de neden ya da kimin için?
Dünlerde yanıt kolaydı: İyi bir koca bulmak için.
Bugün işler daha incelikli.
Kadın artık yalnız erkeğin değil; başka kadınların bakışına, sosyal medyanın bakışına, reklamların bakışına ve en sonunda kendi aynasındaki bakışına sunuluyor; acımasızca eleştirilip, parça pinçik edilmek için,
Sonra da kadınların birbirleriyle rekabet ettiğini, yarıştığı söyleniyor.
Doğru.
Ama bir de şu soruyu sormak gerek:
Bu yarışı kim düzenledi?
Pist kimin?
Hakem kim?
Kazanan kim?
Kadın mı?
Pek sanmıyorum.
Çünkü kadın yarışıyor, sektör kazanıyor.
Kadın yaşlanmaktan korkuyor, kozmetik sektörü kazanıyor.
Kadın kilo almaktan korkuyor, diyet sektörü kazanıyor.
Kadın yalnız kalmaktan korkuyor, ilişki piyasası kazanıyor.
Kadın görünmez olmaktan korkuyor, sosyal medya kazanıyor.
Sonunda kadın aynaya bakıyor ama kendi yüzünü değil, kendisine satılmış beklentileri görüyor.
Bizim gençliğimizde kadın olmak kolay mıydı? Hiç kuşkusuz bugüne göre çok daha kolaydı.
Evet toplumsal baskı vardı, aile vardı, mahalle vardı ve en önemlisi de “El âlem ne der?” söylemi vardı. Ama bugünkü gibi yirmi dört saat açık bir "güzellik ya da fiziksel kusursuzluk mahkemesi" yoktu.
Telefonunu açtığın anda senden daha genç, daha ince, daha düzgün, daha “kusursuz” görünen binlerce kadın önüne düşmüyordu.
Bu günlerde kadınların yaşadığı baskıyı ve kendi aralarındaki "erkek kapmaca" yarışı izledikçe iyi ki erken gelmişiz dünyaya diye düşündüğüm oluyor.
Doğal güzelliğin kusur sayılmadığı dünlerde yaşamış olmak ne kadar da değerliymiş meğer...
Bugünün kadınına ise yalnız güzel olmak yetmiyor. Başarılı olacak. Bakımlı olacak. Genç görünecek. Çocuk yapacak. Kariyer yapacak. Formda kalacak. Neşeli olacak. İyi eş olacak. İyi anne olacak. Üstelik bütün bunları yaparken de “kendisi olacak.”
Pes doğrusu; bunca baskıya, denetime, güdülenmeye can mı dayanır?
Evet dünlerde de kadınlık kolay değildi ama doğal güzellik, doğal olan ne varsa geçer akçeydi.
Bugünse kadınlar; acımasız kapitalizmin tüketim toplum modelinde bir ürün gibi sürekli kendini "görsel olarak" yenilemek, güncellemek, değiştirmek, dönüştürme baskısı ya da saldırısı altında... Beynine yatırım yapmış, eğitimliymiş, entelektüelmiş, kendini geliştirmiş; bunların pek de önemi yok. Öncelikle görselliğine, bir başka deyişle bedenine yatırım yapmak zorunda; hem de tüm yaşamı boyunca...
Gerçekten de günümüzde kadınlık zor zanaat; ne yazık ki tüketim toplumunun elinde oyuncak olmak da varmış kadınların yazgısında...