28 Şubat 2026 sabahından beri İran’a bombalar yağıyor; ne yazık ki Ortadoğu yine yangın yeri… Komşu ülkede patlayan her füze, yalnızca İran toprağına değil, bu bölgenin savaşlardan ve çatışmalardan yorgun, bıkkın, bitkin düşmüş halklarının benliğine de düşüyor. Son saldırılar ve misillemeler, krizin bölgesel savaşa dönüşme riskini büyütürken, bölge halklarını da kaygılandırıyor, ürkütüyor. Neyse ki Türkiye, gelişmelerin hem güvenlik hem de diplomasi boyutunu aynı anda gözeten akılcı bir tutum izliyor.
İşte böyle dönemlerde, özellikle de Ortadoğu gibi din temelli toplumların yaşadığı bir coğrafyada, sıradan halklar genellikle “Müslüman âleminin dayanışması” beklentisi içine girer. Ama dışa yansıyan görüntü sanki “Yahudi, Hristiyan, Müslüman işbirliği” gibi görünür. Bir bakıma bu görüntü de bir yanılgı değil, bir gerçektir; evet, doğrudur. Çünkü böylesi sorunların, savaşların ve çatışmaların ortaya çıktığı koşullarda belirleyici olan olgu “din kardeşliği” bağlamlı duygusal yakınlaşmalar değil; devletler arasındaki uluslararası ilişkiler, diplomasi, devlet aklı ve devlet güvenliğidir.
Örneğin seçim dönemlerinde alanlarda siyasal söylevler verilirken, coşkulu konuşmalar olabilir, halkı hoşnut etmek ve elbette oy devşirmek için “din kardeşliği”, “ümmet” içerikli duygusal konuşmalar yapılabilir. Ama olağanüstü durumlarda duygular değil, akıl ve mantık öne çıkar. Henüz barış masaları kurulmadan öncesinde bile telefon diplomasisinde güvenlik, sınır, enerji, hava sahası, göç ve savaş riski olasılıkları üzerine düşünülür, tartışılır, konuşulur. Çünkü insanlığın en büyük dramı olan savaş gibi olağanüstü bir durumda duygusal konuşmalara yer yoktur; olmamalıdır da… İşte bugün Türkiye için koşullar da duygusallığı değil, akıl ve mantık temelli diplomasinin işlemesini gerektiriyor.
Türkiye halkının çoğunluğu elbette Müslümandır; ama her şeyden önce Türkiye, Anayasası’na göre laik bir Cumhuriyet’tir ve yine Türkiye NATO üyesi bir devlettir. İran, ABD ve İsrail arasında yaşanan bu olağanüstü koşullarda alacağı kararları yalnızca duygusal yakınlıkla değil, devlet aklıyla alması gerekir. Ankara’nın, bir yandan İran’ın egemenliğine yönelik saldırıları eleştirirken, diğer yandan Ortadoğulu liderlerle diplomatik iletişim kurması, telefon diplomasisini sürdürmesi devlet aklının bir sonucudur. Medyada da yer aldığı gibi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD, Katar, BAE ve İran tarafıyla yaptığı görüşmeler uluslararası kamuoyuna da yansımıştır; Cumhurbaşkanı yaptığı açıklamalarda hem saldırıların İran’ın egemenliğini ihlal ettiğini eleştirmiş hem de bölgenin “ateş çemberine” sürüklenmemesi gerektiğini vurgulamıştır.
Belki bu durum bazılarını rahatsız etmiştir. Belki bazıları, devletin diplomasiyi işletmesini değil; yıllardır kullanılan yüksek perdeli dil ile gerçek siyasal davranış arasındaki farkın kriz anında daha görünür olmasını beklemiştir. Ama devlet olarak tanımlanan bu tüzel kişilik, her yurttaşın bağlı olduğu bu en üst kurum, miting kürsüsündeki hamaset içerikli coşkulu sözlerle değil; risk ve olasılık hesaplarıyla çalışır. Kalabalığa onları hoşnut edecek duygular sunulabilir; ama devletin güvenliğini, geleceğini ve gönencini ilgilendiren kararlar için akılcı ve mantıklı diplomatik ilişkiler kurulur.
Elbette devletin güvenliği, geleceği ve gönenci için gerektiğinde “Yahudi, Hristiyan, Müslüman işbirliği” de yapılır; burada aranan şey kutsal metinlerin kardeşliği değil, zorunlulukların, dengelerin ve jeopolitiğin gerektirdiği barış ortamıdır. Buradaki “işbirliği” sözü de doğrudan gizli bir anlaşmanın kanıtı gibi değil, çıkarların ve gerekliliklerin aynı masada buluşması anlamında okunmalıdır. Çünkü açık veriler bize, Türkiye’nin saldırıları eleştirirken aynı anda yoğun diplomatik temas yürüttüğünü gösteriyor.
İşte tam da burada İsmet İnönü’yü anmak yerinde olacaktır.
Hiç kuşkusuz Türkiye’nin siyasal geleneğinde yalnızca hamaset yoktur; daha önce yaşandığı gibi savaşı kapıdan uzak tutma aklı da vardır. Örneğin Türkiye, İnönü’nün “Millî Şef” olarak anıldığı yıllarda, İkinci Dünya Savaşı boyunca tarafsız kalmıştır. Çünkü o korkunç dünya savaşı döneminde gerçek başarı, çok bağırmak değil; ülkeyi büyük yangının dışında tutabilmekti ve İsmet İnönü de bunu başarmıştı. Bugün de Ortadoğu böylesine kırılgan bir eşikteyken en akılcı tutum, savaş narası atmak değil; diplomasiyi canlı tutmak, tansiyonu düşürmek ve Türkiye’yi doğrudan çatışmanın dışında tutmaktır.
Elbette böylesi tedbirli bir yaklaşım, İran halkını dışlamayı gerektirmez. Türkiye’nin İran halkına Van sınır kapılarını açması da bunun göstergelerinden biridir. Bununla birlikte İran, yalnızca bugün saldırıya uğrayan bir komşu değildir; bilindiği gibi uzun yıllardır kendi siyasal-ideolojik modelini bölgesel ölçekte etkili kılmaya çalışan bir rejimdir. Üstelik bütün o büyük dinsel ve siyasal tezlerine karşın, kendi halkına gönenç, huzur ve özgürlük sunmakta zorlandığı da uzun süredir tartışılan bir gerçektir. Bu nedenle konuya ham bir “ümmet kardeşliği” duygusuyla yaklaşmak ve İran’ı tümden masumlaştırmak da doğru olmaz. Dolayısıyla bugünün gerçeğini soğukkanlı biçimde söylemek gerekir ki Türkiye’nin çıkarı yalnızca İran’la duygusal bağ kurmakta değildir; ama bölgeyi ateşe verecek bir cepheleşmeye savrulmakta da değildir.
Türkiye’nin çıkarı; savaşı büyütmemekte, yangını sınırlarının dışında tutmakta, diplomasiyi işletmekte, kendi güvenliğini ve bölgesel dengeyi aynı anda gözetmektedir. Ankara’nın kriz başlamadan önce bile olası önlemleri değerlendirmesi ve bugün çok taraflı diplomatik ilişkiler yürütmesi de bunun göstergesidir. Devletler bazen inanç diliyle konuşur; ama savaş gibi olağanüstü koşullarda güvenlik diliyle, aklın ve mantığın diliyle karar verir.
Bugün Türkiye’nin gereksinimi olan, dinsel bağlamdaki duygusal tutum ve davranışlar değil; bağımsız bir ulus-devlet olmanın bilinciyle akıl ve mantıkla atılmış diplomatik adımlardır. Bugün için gerekli olan daha çok duygusallık, daha çok öfke değildir; daha çok akıl, daha çok sağduyu ve daha çok diplomasidir. Çünkü bu coğrafyada bazen en büyük başarı, savaşa girmek değil; savaşı kendi evine sokmamaktır.
İsmet Paşa döneminde akılcı denge Türkiye’yi büyük yıkımdan nasıl uzak tuttuysa, bugün de Cumhurbaşkanı Erdoğan aynı özenle ve benzer bir diplomatik soğukkanlılıkla barış arayışında olan bir lider olarak çaba göstermektedir. Bilindiği gibi tarih denen insanlığın varoluş öyküsü de genellikle en çok bağıranları değil; ateşi kapıdan çevirmeyi başaranları, barışı arayanları daha çok anlatır.