Çevrecilik çoğu zaman doğa sevgisi, ağaç duyarlılığı ya da romantik bir yaşam özlemi olarak görülür ya da gösterilmeye çalışılır… Oysa çevrecilik, yaşamakta olduğumuz çağda bundan çok çok daha fazlasıdır. Çünkü çevrecilik doğrudan siyasal alanın içindedir. Yine çünkü çevrecilik, doğanın romantik bir savunusu değil, üretimin maddi temelini oluşturan kaynakların korunması ve yeniden üretilmesi için yürütülen stratejik bir siyasal faaliyettir.
Bu nedenle çevrecilik, yalnızca doğayı koruma meselesi değil, üretimin halk sağlığı ve çevre değerlerine uygun sürdürülebilirliği meselesidir. Kapitalist toplumda devletin çevre politikalarına ilgisi de buradan doğar. Devlet çevreyi korurken çoğu zaman bütün toplum kesimleri adına hareket ediyormuş gibi görünür; fakat gerçekte sermaye birikiminin uzun vadeli koşullarını [yani çıkarlarını] güvence altına almaya çalışır.
Bugün karşı karşıya olduğumuz ekolojik kriz, üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasındaki tarihsel çatışmanın en görünür biçimlerinden biridir.
Kapitalizm sürekli büyümek, genişlemek ve yeni kâr alanları yaratmak zorundadır. Doğa ise sınırsız değildir. Toprağın, suyun, havanın, ormanın, denizin ve iklimin kendine özgü döngüleri vardır. Sermayenin sınırsız genişleme isteği ile doğanın sınırlı yenilenme kapasitesi arasındaki bu uzlaşmaz çelişki, “İnsan toplumunun doğayla kurduğu yaşamsal alışveriş ilişkisinin bozulması”, yani gerçek bir yarılmadır…
Bu yarılma yalnızca insan ile doğa arasında değildir. Aynı zamanda sınıflar, ülkeler ve bölgeler arasındadır. Zengin ülkeler, ekolojik yıkımın önemli bir bölümünü yoksul ülkelere aktarır. Metropollerde “yeşil yaşam” pazarlanırken, çevre ülkelerde maden ocakları, atık sahaları, enerji projeleri ve kirli sanayiler yaygınlaşır. Böylece ekolojik kriz, küresel eşitsizliğin de bir parçası haline gelir.
Devletin çevrecilik konusundaki rolü burada belirleyicidir. Devlet çevresel standartlar koyar, teşvikler verir, yasalar çıkarır, yenilenebilir enerji yatırımlarını destekler. İlk bakışta bunlar olumlu faaliyetler olarak görünebilir. Ancak temel mesele, bu politikaların hangi sınıfların çıkarına hizmet ettiğidir. Çoğu zaman çevre politikaları, krizi çözmekten çok krizi yeni bir yatırım alanına dönüştürür.
Kriz, sermaye için yeni bir kâr alanına çevrilirken, maliyetler geniş halk kesimlerine yansıtılır. Elektrik faturaları artar, küçük üretici zorlanır, emekçi sınıflar daha sağlıksız çevrelerde yaşamaya mahkûm edilir. Buna ekolojik eşitsizlik ya da sınıfsal farkın ekolojik görünümü diyebiliriz.
Çünkü çevre sorunu hiçbir zaman sınıfsız değildir.
Temiz hava, sağlıklı gıda, güvenli konut, denize ve ormana erişim giderek bir ayrıcalığa dönüşmektedir. Yoksullar kirliliğin, atığın, madenin, termik santralin ve çarpık kentleşmenin yükünü taşırken; varlıklı kesimler “ekolojik yaşam”ı satın alınabilir bir konfor alanı haline getirmektedir.
Bu nedenle çevrecilik aynı zamanda ideolojik bir mücadele alanıdır.
Liberal çevrecilik, piyasa mekanizmaları içinde çözüm arar. Elektrik santralları gibi ve benzeri sözde çözümler ve sürdürülebilir yatırım söylemleri bu yaklaşımın ürünüdür.
Teknokratik çevrecilik, sorunu sınıfsal ve siyasal bağlamından koparıp yalnızca mühendislik meselesi gibi sunar.
Radikal çevrecilik ise, ekolojik krizin temelinde mevcut üretim ilişkilerinin bulunduğunu söyler ve sorunu doğrudan mülkiyet, bölüşüm ve iktidar ilişkileri içinde ele alır.
Bugün çevrecilik, yalnızca “çevreyi koruyalım” çağrısı değildir.
Nasıl üreteceğiz, ne kadar tüketeceğiz, kaynakları kim kullanacak, bedeli kim ödeyecek, kâr mı yaşam mı öncelikli olacak sorularının tamamı çevreciliğin içindedir. Bu yüzden çevrecilik, çağımızın en önemli siyasal ideolojilerinden biri haline gelmiştir.
Kapitalist düzen, doğayı dışsal ve tükenmez bir kaynak gibi gördüğü için ekolojik krizi çözemez. En fazla onu erteler, pazarlar ve yeni kâr alanlarına dönüştürür. Oysa mesele, doğayla uyumlu, planlı, kolektif ve eşitlikçi bir üretim düzeninin kurulmasıdır.
Geleceğin temel sorusu artık şudur: Doğa sermayenin hizmetinde tüketilecek bir kaynak mı olacak, yoksa insanlığın ortak yaşam zemini olarak mı korunacak?
Bu soruya verilecek yanıt, yalnızca çevre politikasının değil, insanlığın gelecekte nasıl bir siyasal düzen içinde yaşayacağının da yanıtı olacaktır.