Derler ki tarih kitaplarında:
Yirminci yüzyılın başlarında Osmanlı Devleti’nin karşısındaki güç dengeleri değişirken, İngiltere yalnızca uzak bir ada devleti olarak değil, imparatorluk aklıyla hareket eden büyük bir siyasal aktör olarak sahneye çıktı. Osmanlı’yı Rusya askeri baskılarla yordu; Almanya kendi yayılmacı hesapları doğrultusunda onu kullanmaya çalıştı; Fransa milliyetçilik hareketlerinin ve ayrılıkçı damarların gelişmesinde etkili oldu; fakat İngiltere, imparatorluk çıkarları doğrultusunda Osmanlı’nın boğazına en son ve en kararlı biçimde sarılan güçlerden biri olarak tarih sahnesindeki yerini aldı.
Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında yaşanan süreçte, Osmanlı topraklarının paylaşılması, manda tartışmaları, Boğazlar meselesi, Ortadoğu’nun yeniden çizilen sınırları ve Anadolu’nun sıkıştırılmak istenen varlığı, İngiliz siyaset aklının soğuk hesaplarından bağımsız okunamaz. Bu nedenle toplum belleğimizde “İngiliz oyunu”, “İngiliz tuzağı”, “İngiliz hilesi” gibi söylemler boşuna yer etmemiştir. “Asılacaksan İngiliz ipiyle asıl” sözü bile bir yandan İngiliz düzenine duyulan tuhaf bir hayranlığı, öte yandan ondan çekinmeyi, ürkmeyi, tedbir almayı anlatır.
Ah şu İngilizler!
Onları önce tarih ve siyaset kitaplarından tanıdık. Sonra Didimli olunca, sahil kasabalarının gündelik yaşamında, komşuluk ilişkilerinde, emlak piyasasında, esnafla pazarlıkta, yerel yaşamın içinde daha yakından görmeye başladık.
Elbette burada sözünü ettiğim konu, tek tek her İngiliz bireyini aynı kefeye koymak değildir. Her toplumda iyi insan da vardır, kötü insan da; saygılı olan da vardır, tepeden bakan da. Ancak sorun yalnızca bireysel sorun değildir. Bazen bir ulusun tarihsel devlet aklı, sıradan insanların gündelik davranışlarına sızar. Sömürgecilik yalnızca donanmayla, haritayla, antlaşmayla gelmez; bazen cebindeki güçlü para birimiyle, pasaportunun sağladığı ayrıcalıkla, yerel halkı hafife alan bakışıyla gelir.
Didim’de de gördüğümüz tam olarak budur.
Güler yüzlüdürler yeri geldiğinde. Kibardırlar, selam verirler, alışveriş ederler, sahilde yürürler, güneşlenirler. Ola ki çıkarlarına dokunduğunuzda, alıştıkları konfor alanına küçük bir çelme taktığınızda, yerel halkı kendi ekonomik üstünlüklerinin doğal uzantısı gibi görmelerine karşı çıktığınızda başka bir yüzleri belirir.
Çünkü güçlü para birimiyle gelen yabancı, çoğunlukla yalnızca ev satın almaz; bilinçli olarak ya da olmayarak bir üstünlük duygusu da satın aldığını sanır.
Bir de bizim esmer, yağız, yakışıklı delikanlılarımız vardır bu öyküde... Kimi gençler, yaşça kendilerinden oldukça büyük İngiliz kadınlarla kurdukları ilişkileri aşk, sevgi, hayranlık diye anlatırlar. Elbette insan ilişkileri tek bir kalıba indirgenemez; herkesin yaşamı kendinedir. Ancak bazı örneklerde ortada romantik bir masaldan çok, pasaport arzusu, sınıf atlama düşleri, döviz karşısında ezilen yerel erkeğin kendine çıkış kapısı araması vardır.
İşte temel sorun da buradadır.
Aşkın dili başka şey söyler; küresel eşitsizliğin dili başka... Bir tarafta sterlinin gölgesinde rahatlamış yabancı yerleşik, öte tarafta kendi ülkesinde bile gelecek kurmakta zorlanan genç erkekler... Bir tarafta pasaportun sağladığı dolaşım ayrıcalığı, öte tarafta vize kuyruklarında aşağılanan yurttaşlık... Bir tarafta güneş, deniz, ucuz hizmet; diğer yanda emeği, gençliği ve onuru pazarlık masasına sürüklenen genç insanlar...
Bu nedenle Didim bazen yalnızca bir kıyı kenti değildir; küresel eşitsizliğin küçük bir tiyatro sahnesidir.
Bodrum için “Türkiye’nin bedroom’u” derler ya; Didim de ara ara bu küresel eşitsizliğin başka bir odasına dönüşür. Sahilde güneşlenen, emekli maaşıyla burada kraliçe gibi yaşayan yabancı yerleşiklerle; onların çevresinde pasaport, para, iş, evlilik, fırsat, kaçış umudu arayan yerli gençlerin umutları birbirine karışır.
Bu tabloyu yalnızca ahlak meselesi olarak okumak yetersiz kalır. Bu aynı anda ekonomi sorunudur. Döviz sorunudur. Sınıf sorunudur. Pasaport sorunudur. Küresel kuzey ile küresel güney arasındaki görünmez hiyerarşinin, Ege kıyısında gündelik yaşamdaki izdüşümüdür.
Son yıllarda Amerikan doları alıp başını giderken, kankisi İngiliz sterlini geri kalır mı? O da koşar, sollar, geçer. Sterlin yükseldikçe Didim’e gelen İngiliz için Türkiye biraz daha ucuzlar; ama Türk insanı için kendi ülkesi biraz daha pahalılaşır. İşte en acı nokta burasıdır: Yabancı için tatil cenneti olan yer, yerli için geçim cehennemine dönüşür.
Sonra da bazı İngiliz yerleşikler, bu ekonomik üstünlüğü doğal bir hak gibi kullanmaya başlar. Türkiye’yi sanki kuralsız, yasasız, denetimsiz bir alan sanırlar. Kaçak su kullanan olur, sigortasız işçi çalıştıran olur, belediye kurallarını hiçe sayan olur, yakalandığında da “Türk yasalarını bilmiyorduk” diyerek saf görünmeye çalışan olur.
Elbette Türk esnafının da yanlışı vardır. Fahiş fiyat uygulayan, yabancıyı yolunacak kaz gibi gören, kısa vadeli kazanç uğruna ülkenin itibarını zedeleyenler de vardır. Ama bu, yabancı yerleşiklerin Türkiye’ye “sağmal inek” gibi bakma hakkını doğurmaz.
Burası kimsenin arka bahçesi değildir.
Burası Patagonya değildir. Burası sömürge toprağı değildir. Burası İngiliz emeklisinin sterlinle keyif sürdüğü, Türk işçisinin sigortasız çalıştırıldığı, yerel gencin pasaport uğruna kişiliğinden ödün verdiği bir açık hava pazarı hiç değildir.
Burası Türkiye’dir.
Ve Türkiye, bütün yetersizliklerine, bütün yanlış yönetimlerine, bütün ekonomik sarsıntılarına karşın, kesinlikle bir çadır devleti değildir. Bu halk da kimsenin sömürge halkı değildir. Avrupa’nın gözünde Türk imgesinin bazen yalnızca “Almancı” kimliğine, kaba stereotiplere, ucuz işgücüne ya da egzotik Doğulu figürlere indirgenmesi, gerçek Türkiye’yi ortadan kaldırmaz.
Atatürk ilke ve devrimlerinin aydınlanmasından geçmiş, modernleşme savaşımı vermiş, kadınlarıyla, emekçileriyle, aydınlarıyla, köylüleriyle, kentlileriyle büyük bedeller ödemiş bir toplumdan söz ediyoruz.
Ama ne yazık ki kimi yabancı yerleşikler, kendilerine pasaport umuduyla yaklaşan, sterlinin çevresinde pervane olan, yer yer onurunu unutmuş bazı davranışları bütün bir halka mal edebiliyor. Birkaç kişinin ezikliği üzerinden bir ulusa değer biçmeye kalkıyorlar. Birkaç kişinin çıkar ilişkisini, bütün bir toplumun karakteri sanıyorlar.
İşte bu tür tutum ve davranışlara karşı çıkmak gerekir.
Çünkü gerçek Türk insanı, kendi ülkesinde başkasının parasına, pasaportuna, mavi kan masalına, eski imparatorluk gururuna boyun eğmez. Eğmemelidir. Ne İngiliz’e, ne Amerikalı’ya, ne Alman’a, ne de başka bir güçlü ülkenin yurttaşına kendi ülkesinde uşaklık etmek zorunda değildir.
Yabancı gelsin, yaşasın, komşumuz olsun, alışveriş yapsın, denizimize dalsın, güneşimizden yararlansın. Ama önce şunu bilsin:
Burada ev satın almak, bu ülkenin insanına yukarıdan bakma hakkı vermez.
Sterlin sahibi olmak, insanlığımızın da sahibi olmak anlamına gelmez.
Pasaport güçlü olabilir; ama hiçbir pasaport, bir halkın onurundan daha değerli değildir.
Didim’de, Bodrum’da, Kuşadası’nda, Antalya’da, Fethiye’de, Türkiye’nin herhangi bir kıyısında yaşayan yabancı yerleşikler şunu anlamalıdır: Bu ülke ekonomik krizlerle boğuşuyor diye sahipsiz değildir. Bu halk geçim derdine düşmüş diye onurunu yitirmiş değildir. Bazı gençler çıkış yolu arıyor diye bütün bir toplum diz çökmüş değildir.
Ara sıra çıkar Türk’ün hası; “Yavaş gel bakalım. Burası benim ülkem. Burada at koşturamazsın. Burada yasalar var. Burada insanlar var. Burada tarih var. Burada onur var.” der.
İşte o an şaşırırlar.
Çünkü sömürgeci akıl, karşısında onuruyla ayakta duran insanı görünce afallar. Kendisine hizmet eden, gülümseyen, pazarlıkta boyun eğen, pasaport için etrafında dönen insanlara alışmıştır. Ama birisi çıkıp da “Hayır, burası senin ucuz cennetin değil; benim ülkem” dediğinde oyun bozulur.
Ah şu İngilizler!
Dün haritalarla geldiler, bugün emlak ilanlarıyla geliyorlar.
Dün donanmayla geldiler, bugün sterlinle geliyorlar.
Dün imparatorluk adına konuştular, bugün yüksek emekli maaşlarının rahatlığıyla konuşuyorlar.
Ama unuttukları bir ayrıntı var: Bu ülke, yedi düvele karşı Kurtuluş Savaşı vermiş bir ülkedir. Bu halk, her şeyi unutsa bile aşağılanmayı kolay, kolay unutmaz ve bağışlamaz. Ekonomik krizler geçer, hükümetler değişir, döviz iner çıkar, siyasetçiler gelir gider; ama bir ulusun onuru, başkasının para birimine teslim olmaz.
Bugün bize düşen, İngiliz’e düşmanlık etmek değildir. Kör bir yabancı karşıtlığı hiç değildir. Bize düşen, kendi ülkemizde kendimizi küçük düşürmemektir.
Ne esnaf olarak yabancıyı kazıklayalım.
Ne işçi olarak sigortasız çalıştırılmaya onay verelim.
Ne gençler olarak pasaport uğruna kişiliğimizi pazarlık konusu yapalım.
Ne de yurttaş olarak kendi ülkemizde başkasının parasına secde edelim.
Çünkü gerçek saygınlık; saraylarda, makam araçlarında, gösterişli nutuklarda değil, insanın kendi ülkesinde başı dik durabilmesindedir.
Ve ben derim ki:
İngiliz gelsin, komşumuz olsun, insan gibi yaşasın, insan gibi davransın. Biz de insan gibi karşılayalım.
Ama kimse bu topraklarda kendini imparatorluk artığı bir efendi, bizi de sömürge halkı sanmasın.
Burası Türkiye.
Bu halk da bunca sorunlarına, ekonomik yıpranmışlığına ve yorgunluğuna karşın, gerektiğinde “dur” demeyi bilir. Bu gerçeği de ülkemizde yerleşik konumda yaşayan yabancılar da öğrenmelidir.