Küçük Prens bir çocuk kitabı ya da biz öyle biliyoruz.
Oysa içeriğinde öylesine eleştirel anlatılar var ki yazar bunları bir çocuğun ağzından söylememiş olsaydı büyük olasılıkla tüm büyükler ayağa kalkar, kıyamet koparırlardı.
Çünkü büyükler kendilerine “garipsin” denmesini sevmezler. Ama eleştirileri masal diye okurlarsa sorun yoktur. Bir iki yerin altını çizer, duygulanır, kitabı kapatır, sonra gider yine bildiklerini yaparlar.
Ne yapalım, biz insanların huyu böyledir; gerçeği severiz ama bize dokunmadığı sürece...
Şimdi dönelim bizim Küçük Prens'e... Gezegenden gezegene dolaşırken kimlerle karşılaştı?
Kral, kendini beğenmiş adam, sarhoş, iş adamı, fenerci, coğrafyacı…
Sakın ola ki onları geçmişte aramayın. Hepsi bugün de burada, aramızda...
Kral makam odasında.
Kendini beğenmiş adam ön kamerada.
İş adamı yıldız saymıyor artık; arsa, hisse, takipçi, tıklanma sayıyor.
Sarhoş yalnız içkiyle değil; haberle, öfkeyle, alışverişle, kendi haklılığıyla sarhoş.
Fenerci günümüzde de lambayı yakıp söndürüyor. Koşullar değişmiş ama görev tanımı aynı. Görev kutsal olunca sorgulamak ayıp sayılıyor.
Coğrafyacı haritayı, tabloyu, veriyi biliyor. Ama sokağın çamurunu, çocuğun açlığını, ağacın kesilirken çıkardığı sessizliği bilmiyor.
Bilgi çok ama gerçek yaşama dokunmuyor.
Küçük Prens'te çok güzel bir söz vardır:
“Asıl olan gözle görülmez.”
Biz bu sözü pek sevmedik. Yoksa işimize mi gelmedi, ne?
Bu nedenle görünmeyeni bıraktık, görüneni parlattık.
Profil iyi mi? Fotoğraf tutmuş mu? Kim beğenmiş? Kim kıskanmış?
İnsanın içi çökmüş, kim bakar? Eğer dış cephe düzgünse sorun yok.
Küçük Prens'in bir gülü vardı.
Biraz nazlı, biraz kaprisliydi. Ama Küçük Prens seviyordu gülünü... Çünkü onu sulamıştı, korumuştu, üstüne titremişti. Aralarında bir bağ kurulmuştu.
Sevgi dediğimiz de bu değil miydi?
Söz değil. Sahiplik değil. Süs değil.
Emek, bağlılık ve sorumluluk.
Oysa biz ne yaptık?
Gülü unuttuk, profili suladık.
Sabah kalkınca kalbimize değil, telefona bakıyoruz.
Ruh geceyi sağ çıkarmış mı, vicdan nefes alıyor mu, akıl kiraya verilmiş mi; bunlar bekleyebilir. Ama bildirim gelmiş mi, hemen bakmalıyız.
Biz profillerimizi sularken birileri de bizim dikkatimizi hasat ediyor.
Eh, herkesin bir tarlası var artık!
Bir de işin maneviyat tarafı var.
Küçük Prens vaaz vermez, din dersi anlatmaz. Ama insanın içinde paslanmış bir yeri hafifçe yoklar. Görünmeyenin değerini, sevginin emanet olduğunu anımsatır.
Oysa bugünün insanına emanet ağır geliyor. Çünkü emanet sorumluluk ister, bağlılık ister.
Çağımızın seçenekleri daha kolay. Sessize alma var. Engelleme var. Yeni sürüm var. Yeni ilişki, yeni yüz, yeni oyuncak var.
Eskisini beğenmedin mi? Yenisini bul.
Bağ kurmak zor. Takip etmek kolay.
Yaşadığımız dijital çağın felsefesi de üç aşağı beş yukarı bu değil midir?
Sevme, beğen.
Anlama, yorum yap.
Düşünme, paylaş.
Sorumluluk alma, görünür ol.
Sonra da yalnızlıktan yakın.
E yalnız kalacaksın elbette.
İnsanları listeye ekledin ama yaşamına almadın. Dostluğu bildirime çevirdin, sofraya çağırmadın. Sevgiyi gösteriye çevirdin, emeğine yanaşmadın.
Ve sen gülü koklamadın, fotoğrafını çektin.
Üstelik bunları yalnızca dijital çağın buluşu sanmayalım.
Küçük Prens'in kralı da buyurgandı. Kendini beğenmiş adamı da alkış bekliyordu. İş adamı da sahip olduklarını sayıyordu.
O dünlerde sosyal medya yoktu ama kibir, gösteriş, sahip olma tutkusu vardı.
Demek ki bunlar dijital çağın buluşu değil. Dijital çağ yalnızca yeni oyuncaklar verdi insanların ellerine ve insanlar gülü unuttu.
Oysa gül hep orada. Sevgiyle sulayanını bekliyor.
Küçük Prens bugün dünyaya inseydi belki hiç konuşmazdı.
Telefonlarımıza, telaşımıza, parıltılı boşluğumuza bakardı. Sonra usulca sorardı:
“Gülünüz nerede?”
Biz önce anlamazdık. Sonra belki biraz utanırdık.
Ama çok sürmezdi.
Hemen fotoğraf çekip altına yazardık:
“Bugün çok derin bir çocukla tanıştım.”
Yanına bir yıldız emojisi koyardık.
Çünkü biz artık yıldızlara bakmıyoruz. Onları da fotoğraflayıp paylaşıyoruz.