Bir taş düşünün; ne tümüyle biçimsiz, ne de baştan sona kusursuz. Yüzeyinde varoluşunun izleri, doğanın darbeleri ve insan elinin etkileri var. Bazıları ona “biçimsiz bir kaya” der geçer; bazıları da sabırla yontar, sabırla anlam katar. Yontarken de özünü, doğallığını ve içindeki karakteri ortaya çıkarmaya çalışır, yok etmeye değil. İnsan da böyledir; ne tümüyle rastgele yapılanmıştır, ne de baştan sona tamamlanmış kusursuz bir varlıktır. İnsan, eksikleriyle, çelişkileriyle ve iyiliğe yönelimiyle birlikte bir "oluşum" dur. Bu oluşumun hammaddesi de hiç kuşkusuz insanca kusurlarımızdır.

Ne yazık ki yaşadığımız çağda, insan denen bu oluşumu "kusursuzlaştırma” çabası, kadim bir rüyanın dijital bir kabusa dönüşmüş biçimiyle karşı karşıyayız. Francis Bacon’ın “Yeni Atlantis”indeki bilimle donatılmış ütopyasından, bugünün *İnsanlık 2.0* ya da *İnsanlık 5.0* vizyonlarına uzanan bu çizgi, son aşamada insanı bir yazılım sürümü gibi gören bir mantığa evrilmiştir. Bu mantıkta insan güncellenir, düzeltilir, yanlışlarından ve yanılgılarından “arındırılır” ve optimize edilir. Günümüzde işte bu düşünceyi savunan Ray Kurzweil gibi vizyonerler; biyolojik sınırlarımızı aşan bir devrimi müjdelerken temelde insanlık tarihinin belki de en eski tutkusunu, “ölümsüz ve kusursuz olma” arzusunu, silikon ve algoritma diliyle yeniden düzenliyor.

Burada sormak gerek: İnsan gerçekten bir yazılım mıdır?

Ve belki daha önemlisi: Bu arzunun kendisi bizi nereye götürüyor?

Bu transhümanist bakışın çekiciliği açıktır; acıyı sona erdirmek, hastalıkları yok etmek, zihinsel kapasiteyi sınırsızca genişletmek… Kim bunları istemez? Ancak bu çekiciliğin gölgesinde, insan olmanın temel gerçeği olan "tökezleme hakkı" görmezden geliniyor. Çünkü insan bazen yanılır, bazen bocalar, bazen pişman olur. İnsanın bu yönleri yalnızca yanılgıları ya da yetersizlikleri değil, aynı anda öğrenme, değişme ve derinleşme isteğidir. Nietzsche’nin dediği gibi, insan “henüz tamamlanmamış bir köprü”dür. Onun değeri, ulaştığı kusursuz bir son durumda değil, o köprüyü inşa ederken, kendini aşma çabasındadır. Bu çaba, kusurlarla yüzleşerek anlam kazanır.

Oysa dijital çağın düşünürü Ray Kurzweil'in "İnsanlık 5.0" görüşü; bireyi akıllı sistemlere entegre edilen, duygularından “arındırılmış” ya da optimize edilmiş bir veri birimine dönüştürüyor. Bu tasavvurun altında yatan tehlikeli öngörü şudur:

-İnsan yanlışlarla, yanılgılarla doludur. Bu durumda onu yeniden kodlayalım.

Bu aşamada çok daha derin bir soru yükselir:

-Eğer yanlışlarımız, yanılgılarımız, pişmanlıklarımız silinirse, vicdanımızın zemini ne olur?

Vicdan yalnızca erdemin değil; pişmanlığın, utancın, iç hesaplaşmanın ve sorgulamanın da ürünüdür. Her şey kusursuz kodlarla işlerse, kimse yanlış yapmaz, kimse özür dilemez, kimse değişmez. Etik bir seçim, bir algoritmanın önceden belirlenmiş sonucuna indirgenir. O koşullarda insan; bir komutla çalışan nesneye dönüşür ve insanlık, algoritmik bir hapishanenin eylemsiz ve pasif bir tutsağı durumuna gelir.

Böylesi koşullarda karşıt seçeneğimiz nedir? Hiç kuşkusuz teknolojiyi tümüyle reddetmek değil elbette... Sorun teknolojinin kendisinde değil; onun dayattığı "insan tanımının yoksullaşmasında" olduğunu söyleyebiliriz. Bazıları “insanı yeniden tanımlamalıyız” diyor. Ancak bu tanımı yapay zekânın sınırları içinde yapmak, insanı eksiltmekten başka bir şey değildir. İnsan; yalnızca hesaplayan değil, hisseden ve yalnızca doğruyu bulan değil, yanılarak doğruyu arayan ve de yalnızca verimli olan değil, anlam peşinde koşan bir varlıktır.

Bu bağlamda anımsamamız gereken Aristoteles’in "aretê" olarak tanımladığı "erdem" kavramı; bir makine işleyişi değil, karakter terbiyesidir. Dijital çağda bu terbiyenin adı belki de "dijital ölçülülük" olmalıdır. Bir başka anlatımla; teknolojiyi kullanırken insana özgü değerlerimizi koruma, algoritmaların ötesinde bir etik sorumluluk geliştirme ve yanlışlarımızdan, yanılgılarımızdan ders alan bir bilgeliği yeniden keşfetme becerisidir.

Hiç kimse yüzde yüz kusursuz değildir; hiç kimse de yalnızca karanlıktan ibaret değildir. Her birimizin içinde hem ışık, hem de gölge vardır. Bizi biz yapan, bu iki kutup arasındaki savaşımda gösterdiğimiz çabadır, dahası Nietzsche’nin deyimiyle “henüz tamamlanmamış köprü” üzerinde yürüme cesaretimizdir. Elbette ki insan; bir sistem ürünü değildir ve insanlık da bir sürüm güncellemesiyle dönüştürülemez.

Belki de bize düşen bu “yontulmamış taşları” ya da daha anlaşılır bir dille kendimizi ve birbirimizi; sabırla, özenle ve saygıyla biçimlendirmektir. Onları kusursuz bir heykele değil, kendi özgün ve doğal güzelliklerini ortaya çıkaracak bir sanat eserine dönüştürmektir.

Çünkü onurlu ve doğal bir kusur, yapay bir kusursuzluktan çok daha insancıldır. Ve ancak kusurlarımızla barıştığımızda, gerçek anlamda ilerleyebileceğimiz o köprüyü inşa etmeye başlayabiliriz.