Taş duvar Odadaki Derin Sessizlik

Dışarıda, bozkırın ayazı ya da toprağı ağırlaştıran bahar yağmuru...

Babanın ayaklarında o dönemin en büyük zenginliği ve tek korunağı olan çarıklarla, sabahtan akşama kadar kara sabanın peşinde, ıslak toprağa gömüle çıka çift sürmüş.

Eve döndüğünde yorgunluktan kemikleri sızlıyor, bedeni hırpalanmış. Ayaklarından binbir güçlükle çıkardığı o çarıklar sırılsıklam; yarın yine aynı tarlaya, aynı çileye gidilecek ve o çarıklar kurumazsa ayaklar taş kesilecek.

Anne ise ocağın başında, evdeki belki de tek yiyecek olan ayran aşını kaynatıyor.

Bir gözü çorbada, bir gözü eşinin perişan halindeki o sadık kadının tek derdi, yarına kadar o çarıkları kurutabilmek. Çarığı ocağın kenarına, sıcaklığa yakın koymaya çalışırken, yorgunluktan ve aceleden eli titriyor. Ve o an, zamanın durduğu, nefeslerin tutulduğu o kaza gerçekleşiyor: Çarık, kaynayan çorbanın içine düşüyor.

Nimet ile Yokluk Arasındaki Terazi

O an taş ahşap odada yankılanan sessizliği hayal etmek hiç de zor değil. Annenin kalbinin nasıl küt küt attığını, yüzünün nasıl sarardığını... Ortada hem büyük bir saygıdan devşirilen bir korku var hem de tarifi imkansız bir çaresizlik.

Çorbayı dökemezsiniz; çünkü o tencerede kaynayan sadece su ve yoğurt değil, günlerce biriktirilmiş emek, evdeki çocukların rızkı ve o akşamın tek umududur. Nimetin ziyan edilmesi, o dönemin inancında da geleneğinde de en büyük günahtır.

O çarık tencereden hızla çıkarılır. Belki annenin gözyaşlarını içine akıtarak, babaya sezdirmemeye çalışarak çorbayı karıştırmaya devam eder.

Günün sonunda o sofra kurulur. Baba sofranın başköşesine oturur. Önüne konan çorbanın kokusunda, tarlanın çamuru, derinin isi ve annenin saklamaya çalıştığı o büyük telaş vardır. Babanın sert mizacından, o dönemin mutlak otoritesinden duyulan korku, odadaki herkesin boğazını düğümler. Kimse konuşamaz, gözler yere dikilir.

Ve o çorba, kaşık kaşık içilir.

İçilen sadece bir ayran aşı değildir; o yokluğun, birbirine katlanmanın, hayatın tüm acımasızlığına karşı birlikte ayakta kalma mücadelesinin ta kendisidir. O çorbanın her yudumun da hüzün, her kaşığın da Anadolu insanının o bükülmeyen ama sessizce içine ağlayan mağrur duruşu vardır.

Bu gerçek ve yaşanmış olan hikaye, o neslin topraktan söküp aldığı hayatın ne kadar ağır şartlarda kurulduğunu anlatan, insanı derinden sarsan edebi bir vesika gibi içimi acıtan; bir o kadarda ısıtan edebi yazılarımdan bu hüzne dökülen acılara selam olsun.