Rönesans’ın büyük ustası Michelangelo’ya atfedilen bir söz vardır:
“Ancora imparo” ya da Türkçesiyle “Hâlâ öğreniyorum.”
Sözün gerçekten ona ait olduğu kesin olarak bilinmese de, bu sözler onun yaşam biçimine de bilgeliğine de çok yakışıyor. Dünyanın en büyük sanat eserlerinden bazılarını yaratmış, seksenli yaşlarında bile çalışmayı sürdürmüş bir usta... Ve hâlâ öğreniyor!
Bir de rahmetli İlhan Selçuk’un yıllar önce bir köşe yazısında yer alan ve yıllardır belleğimde kalan bir sözü var:
“Hep öğreniyoruz, ne zaman bileceğiz?”
İki yaşlı adam. İki ayrı dünya. İki ayrı yaklaşım. Biri öğrenmeye doymuyor, diğeri sanki öğrenmekten yakınıyor.
Acaba Selçuk gerçekten öğrenmekten mi yakınıyordu? Yoksa Batı’nın sürekli öğreten, bizim gibi toplumların ise hep öğrenen konumunda kalmasından mı rahatsızdı?
Çünkü onun yazılarında bazen Batı’nın üstünlük savlarına, Batı’ya sorgusuz hayranlığa yönelik eleştiriler de vardı. Hani halk arasında derler ya: “Âlem budalası, el hayranı.”
Bir de bu eleştirinin daha acımasızı vardır: “Sümüklü böcek kabuğundan çıkmış, kabuğunu beğenmemiş.”
Burada durmak ve sormak istiyorum:
Acaba Batı’ya özenmekle Batı’dan öğrenmek aynı şey mi?
Bilginin milliyeti, ulusu olur mu?
Matematik Çin’de başka, Türkiye’de başka mı işler?
Üstelik küreselleşme çağındayız. Bilgi dünyanın bir ucundan ötekine dolaşıyor. Üniversiteler, bilimsel yayınlar, dijital kütüphaneler ve şimdi de yapay zekâ sistemleri aracılığıyla daha önce hiç düşleyemediğimiz pek çok öğrenme olanağımız var.
Elbette bilgiye erişim ve üretim olanakları herkes için eşit değil. Ama günümüzde öğrenmenin önündeki pek çok engel de ortadan kalkıyor.
Öğrenirsin. Sorgularsın. Benimsersin ya da reddedersin. Eksik bulursan geliştirir, yeni bilgi üretirsin.
İşte bütün bunları yapmak yerine sürekli öğrenmekten yakınmak neden?
Başkalarının bilgi üretmesini bir çeşit bilgi taarruzu gibi mi görüyoruz?
Öyleyse soralım:
Sen yeni bir şey ürettin de dünya seni reddetti mi?
Yoksa üretmek yerine, üretenin neden hep başkası olduğundan mı yakındın?
Oysa Türkiye’den yetişen bilim insanları da küresel bilgi birikimine önemli katkılar sunuyor.
Aziz Sancar 2015’te Nobel Kimya Ödülü’nü, Daron Acemoğlu 2024’te Ekonomi Bilimleri Ödülü’nü paylaştı. Daha nice bilim insanımız dünyanın çeşitli araştırma kurumlarında çalışıyor.
Ama bazen ne duyuyoruz?
“Ülkesine değil, yabancılara hizmet ediyor!”
İyi de arkadaş!
Sen o bilim insanına araştırma ortamı sağladın mı? Bilimsel özgürlüğünü korudun mu? Çalışmalarına değer verdin mi?
Sonra da başka bir ülkede bilgi üretiyor diye neden yakınıyorsun?
Yıllar önce duyduğum bir söz vardır: “25 kişiden biri üretir, diğer 24’ü eleştirir.”
Bu sözler toplumsal yapımızla ne kadar da örtüşüyor, değil mi?
Elbette eleştiri gereklidir. Bilim de sanat da eleştiriyle gelişir. Ama eleştirmek başka, küçümsemek başka. Yanlışı göstermek başka, hiçbir şey üretmeden üreteni değersizleştirmek başka.
Üstelik üretmek yalnızca Nobel almak değildir.
Bir çiftçi yeni bir yöntem geliştirebilir. Öğretmen çok daha kolay ya da anlaşılır bir öğrenme yolu bulabilir. İşçi yaptığı işi iyileştirebilir. Yurttaş yaşadığı kentin sorununa çözüm üretebilir.
Bilgi yalnızca üniversitelerde değil, yaşamın içinde de üretilir. Yeter ki düşünülsün, sorgulansın, denensin.
Şimdi dönelim Michelangelo’ya; büyük usta, bunca eserine karşın öğrenmeyi sürdürüyor.
Böylesine büyük bir usta bile öğrenmeyi sürdürürken biz sıradan insanlar “Ne zaman bileceğiz?” diye soruyorsak belki de soruyu yanlış yerden soruyoruz.
Çünkü bilmek, öğrenmenin bittiği yer değildir.
Başkalarının bilgisinden yararlanmak insanı küçültmez. Ama başkalarının üretmesinden yakınırken kendi sorumluluğunu görmezden gelmek, düşünsel gelişimimizi sınırlar.
Ben öğrenmeyi sürdüreceğim. Çünkü öğrenmenin yaşı da sonu da yok.
Evet, Ancora imparo. Evet, hâlâ öğreniyorum.
Ve öğrendikçe, daha öğrenecek ne kadar çok şey olduğunu görüyorum.