Egemenlik, modern anayasal devletin kurucu ilkesidir. Bununla birlikte egemenliğin meşru, etkin ve sürdürülebilir biçimde kullanılabilmesi yalnızca anayasal yetkinin varlığına değil, bu yetkiyi kullanan aktörlerin liyakat ilkesine uygun hareket etmelerine de bağlıdır. Bu nedenle egemenlik ile liyakat arasında yapısal ve tamamlayıcı bir ilişki bulunmaktadır. Söz konusu ilişki, özellikle kamu yönetiminde aksaklıkların, kurumsal zafiyetlerin ve hukuk devleti ilkesinden sapmaların yaşandığı dönemlerde daha görünür hâle gelmektedir.
Liyakat ilkesi, kamu görevlerinin bilgi, ehliyet, deneyim ve mesleki yeterlilik esas alınarak yürütülmesini ifade eder. Demokratik hukuk devletinde kamu gücünü kullanan kişilerin liyakat temelinde seçilmesi ve görevlendirilmesi, idarenin tarafsızlığının ve hukuka bağlılığının temel güvencelerinden biridir. Yetki ile yetkinlik arasındaki uyum, kamu yönetiminin etkinliğini artırırken keyfî uygulamaların önüne geçer. Böylece bireylerin temel hak ve özgürlükleri daha güçlü bir koruma altına alınmış olur.
Ancak hak ve özgürlüklerin güvencesi yalnızca liyakatli bireylerin varlığına indirgenemez. Demokratik sistemlerde asıl güvence kurumsallaşmadır. Kurumlar, siyasal iktidarın kişisel iradeler yerine önceden belirlenmiş anayasal ve hukuksal kurallar çerçevesinde kullanılmasını sağlar. Bu anlamda kurumlar, devletin sürekliliğini ve hukuksal öngörülebilirliğini temin eden anayasal yapılardır. Devletin kurumsal kapasitesi ne ölçüde güçlüyse, egemenliğin halk adına ve hukuk sınırları içinde kullanılması da o ölçüde güvence altındadır.
Egemenliğin anayasal güvencesi ise kuvvetler ayrılığı ilkesidir. Yasama, yürütme ve yargı erklerinin birbirinden kurumsal olarak ayrılması ve karşılıklı denetim ilişkisi içinde faaliyet göstermesi, anayasal demokrasinin temel şartlarından biridir. Kuvvetler ayrılığı, yalnızca işlevsel bir görev paylaşımı değil, aynı zamanda siyasal iktidarın sınırlandırılmasını amaçlayan bir özgürlük güvencesidir. Bu ilke sayesinde devlet gücü tek elde yoğunlaşmaz; denge ve denetim mekanizmaları aracılığıyla anayasal meşruiyet korunur. Eşitlerin birlikteliği çok önemlidir. Herhangi bir biçimde geride kalma veya uyumluluğu bozan ileri çıkma hallerinde; eşitler, tökezleyen eşitlerini uyarmak ve yardım etmek yükümlülüklerini anımsamak durumundadır! Denge ve denetleme bu noktada devreye girmek gereği duyar.
Bu bağlamda demokratik temsil niteliğini zayıflatan bir parlamentonun gerçek anlamda güçlü olduğu söylenemez. Parlamentonun anayasal meşruiyeti, halk egemenliğinin temsili ve çoğulcu siyasal iradenin yasama sürecine yansıtılması kapasitesinden kaynaklanır. Temsil yetkisi, seçmenlerin hak ve menfaatlerini koruma yükümlülüğünü içerir. Dolayısıyla yasama faaliyetinin temel amacı, kamu yararını gerçekleştirmek ve anayasal hakları güvence altına almak olmalıdır.
Demokratik teoride güç, sınırsız yetki kullanabilme kabiliyeti olarak değil, yetkinin hukukla sınırlandırılmasını kabul edebilme olgunluğu olarak değerlendirilir. Siyasal iktidarın denetlenebilir olması, hukuk devleti ilkesinin zorunlu sonucudur. Bu nedenle güçlü devlet ile sınırsız devlet kavramları birbirinden ayrılmalıdır. Güçlü devlet, anayasal sınırlar içinde hareket eden; denetime açık, hesap verebilir ve kurumsallaşmış devlettir. Buna karşılık denetimden uzaklaşan ve erkler arasındaki dengeyi zayıflatan bir yapı, kısa vadede güçlü görünse de uzun vadede anayasal meşruiyetini ve kurumsal dayanıklılığını kaybetme riski taşır. Kanserli hücre, bünye zayıfladığında güçlenir ve tehdit olmaya başlar(!)…
Egemenliğin demokratik meşruiyeti, yalnızca kaynağını halktan almasında değil; temel haklar temelinde, anayasal sınırlar, liyakat esaslı kamu yönetimi ve kuvvetler ayrılığı mekanizmaları aracılığıyla kullanılmasında somutlaşır. Güçlülük, güç kullanmakla değil; denge ve denetleme mekanizmalarını gerektiği gibi kullanmakla olanaklıdır.