TARİHİN İZİNDE | YILMAZ ÖZ
AĞLARA TAKILAN BİNLERCE YILLIK TARİH
BALIKÇILIK: ÇERÇİN DENİZİ’NDEN MAVİŞEHİR’E UZANAN ASIRLIK SERÜVEN
Didim Yarımadası’nda balıkçılık yalnızca bir geçim kapısı olmadı. Balat’taki vakıfların imarethanelerinden medreselere, Çerçin Denizi olarak anılan Bafa Gölü’nden Sakızburnu Dalyanı’na, Akbük’ün bereketli koylarından Kovela Limanı’na kadar balık; yüzyıllar boyunca bölgenin ekonomisini, sosyal hayatını ve yerleşim düzenini şekillendirdi. Beylerin yönettiği dalyanlardan kooperatifleşmeye uzanan bu uzun hikâyede tekneler, insanlar ve üretim biçimleri değişti; ancak denizin ve Büyük Menderes’in bölgeye kattığı bereket hiç unutulmadı.
BALIK YALNIZCA SOFRAYA DEĞİL, MEDRESEYE VE İMARETHANEYE (Osmanlı döneminde yoksullara, öğrencilere, yolculara ve ihtiyaç sahiplerine ücretsiz yemek dağıtılan hayır kurumu) DE GİDİYORDU

Didim’in tarihini yalnızca Apollon Tapınağı’nın sütunlarında, Milet’in taşlarında ve antik kentlerin kalıntılarında aramak eksik kalır.
Bu yarımadanın bir de balıkla yazılmış tarihi vardır.
Antik çağlardan bu yana bölgenin önemli gelir kaynaklarından biri olan balıkçılık, yüzyıllar boyunca kesintisiz biçimde devam etti.
Balat kazasında İlyas Bey Vakfı’nın ücretsiz yemek dağıtan imarethaneleri ve dönemin önemli eğitim kurumları olan medreseleri için oluşturulan ekonomik düzen içinde balık gelirleri de önemli yer tutuyordu.
Bugün Bafa Gölü olarak bildiğimiz, geçmişte Çerçin Denizi adıyla anılan sularda balıkçı reisleri tuttukları balığın bir bölümünü vakfa ayırıyor, kalanını çalışanları ve kürekçileriyle paylaşıyordu.
Henüz motor yoktu.
Elektrik yoktu.
Buz fabrikası yoktu.
Soğuk hava deposu yoktu.
Fakat balığın çevresinde kurulmuş güçlü bir ekonomik ve sosyal düzen vardı.
Balık yalnızca insanların karnını doyurmuyor, bir sosyal düzenin ayakta kalmasına da katkı sağlıyordu.
BALAT LİMANI KAPANDI, DALYANLARIN DEVRİ BAŞLADI
Balat Limanı’nın zamanla işlevini kaybetmesi bölgenin üretim düzenini de değiştirdi.
Bu kez lagünler ve dalyanlar öne çıktı.
Bafa Gölü ve Sakızburnu Dalyanı yeni dönemin önemli üretim merkezleri arasında yer aldı.
Devlet arşivlerinden ulaşılan bilgilere göre Bafa Gölü’nün ilk işletmecileri arasında İstanbul’da yaşayan Macar asıllı Fethi Paşa bulunuyordu. Vakıf ise Rodoslu Ahmet Ağa Vakfı’ydı.
Balığı tutanlar yine Çerçinli balıkçılardı.
Yıllar ilerledikçe Bafa’nın hikâyesine yeni ve güçlü bir isim eklendi:
Hüseyin Avni Özbaş.
Söke’nin önemli toprak sahiplerinden ve halı tüccarlarından olan Hüseyin Avni Bey’in geniş tarım arazileri, hayvancılık faaliyetleri ve hanları bulunuyordu. Milas halılarını Mısır’a ihraç edecek kadar geniş bir ticaret ağına ve güçlü bir öngörüye sahipti.
Milli Mücadele yıllarında “Galip Hoca” ile anılan, Hüseyin Avni Bey’in, Celal Bayar’la da dostluğu vardı.
1931 yılında hisselerin tamamını alan Hüseyin Avni Bey, gölün tamamının sahibi oldu.
Maliye Bakanlığı bu duruma itiraz etti.
Dava tam 14 yıl sürdü.
Sonunda davayı Hüseyin Avni Bey kazandı.

BAFA KIYISINDA DÖNEMİNİN DEV DALYAN İŞLETMESİ
Hüseyin Avni Bey, Bafa’da dönemine göre son derece modern bir dalyan işletmesi oluşturdu.
Dalyan binalarında İtalyan fayansları kullanıldı.
Almanlara buz fabrikası yaptırıldı.
Topan kefalden diğer tatlı su balıklarına kadar büyük miktarlarda üretim yapılırken kırmızı havyar da önemli bir ticari ürüne dönüştü.
Bazı dönemlerde balık o kadar boldu ki yumurtaları alınan balıklar çevrede yaşayan köylülere ücretsiz dağıtılıyordu.
Bafa’nın en ilginç misafirlerinden biri ise yılan balıklarıydı.
Binlerce kilometrelik olağanüstü göç yolculuğunun ardından bölgenin sularına ulaşan yılan balıkları ile kırmızı havyar, Yunanistan’a ve çeşitli Avrupa ülkelerine gönderiliyordu.
Ancak büyük üretimin önemli bir sorunu vardı:
Ulaşım.
KOVELA’YA UZANAN 17 KİLOMETRELİK TAŞ YOL
Balıkların pazara ve limana ulaştırılması amacıyla yaklaşık 17 kilometrelik taş döşeme yol yapıldı.
Bu yol Bafa çevresini Kovela Limanı’na, yani bugünkü Mavişehir’e bağlıyordu.
Halk arasında yıllarca “Döşeme Yol” veya “Hüseyin Bey Yolu” olarak bilindi.
İlk dönemlerde balıklar bu yoldan develerle taşındı.
Daha sonra üretim arttı, kamyonlar devreye girdi.
Bu kamyonların şoförlerinden biri Yoranlı Hasan Onbaşı’nın oğlu Mustafa Aşık’tı. Mustafa Aşık, rahmetli Muhtar Bahri Aşık ile Ekrem Aşık’ın babasıydı.
Kovela’da o yıllarda gümrük bile bulunuyordu.
Bugün bu tarihi yolun bir bölümünün özel bir şirketin kablo çalışmaları nedeniyle bozulmuş olması üzerinde durulması gereken bir konudur.
Çünkü o yol sıradan bir köy yolu değildir.
O taşların üzerinden Didim ve Bafa’nın ekonomik tarihi geçmiştir.
BİR BAŞBAKANIN YOLU DA BU DALYANLARDAN GEÇTİ
Bölgenin balıkçılık tarihinde dikkat çekici isimlerden biri de daha sonra Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olacak Şükrü Saracoğlu idi.
Saracoğlu’nun Sakızburnu Dalyanı’nın defterlerini tuttuğu dönemler olmuştu.
Bütün bunlar, Bafa ve çevresindeki balıkçılığın sıradan bir yerel üretim faaliyeti olmadığını gösteriyordu.
Göl, dalyanlar, Büyük Menderes ve Ege Denizi birbirine bağlı büyük bir ekonomik sistem oluşturuyordu.

MENDERES’İN SUYU İÇİLECEK KADAR TEMİZDİ
Bugün inanılması güç gelebilir.
Fakat Büyük Menderes’in suyunun içilebildiği dönemler vardı.
Nehir, Ege Denizi ile göl arasında adeta hayat taşıyan büyük bir damar gibiydi.
Denizden gelen milyarlarca yavru balığı göle taşıyor, Bafa’yı ve çevresindeki lagünleri besliyordu.
90 kiloya kadar ulaşabilen yayın balıkları, iri yumurtalı sazanlar, tatlı su midyeleri, kefaller ve daha nice canlı bu büyük ekosistemin parçalarıydı.
Göl ve dalyan adeta debi deryaydı.
HÜSEYİN AVNİ BEY’İN ARDINDAN BİR DEVİR KAPANDI
Hüseyin Avni Bey’in ekonomik gücü, çevredeki köylülerle zaman zaman anlaşmazlıklara da yol açtı.
Özellikle Serçinli köylülerle yaşanan tartışmalarda dönemin güçlü ismi olarak ağırlığını hissettiriyordu.
Rumların ayrılmasının ardından Akköy ve Yeniköy mezrasının yeniden yerleşime açılmasında da etkili oldu. İşletmelerde çalışacak işçi ve kolcuların yakın çevrede bulunmasını istiyordu.
Akköy köy meydanındaki Atatürk büstünün giderlerini de kendisi karşıladı.
1959 yılında eşinin tedavisi için gittiği İsviçre’de yaşamını yitirdi.
Yakın dostu Başvekil Adnan Menderes’in girişimiyle cenazesi özel uçakla Türkiye’ye getirildi.
Kalabalık bir cenaze töreni düzenlendi.
Bir anlamda dalyan beylerinin en güçlü dönemlerinden biri de kapanmaya başlıyordu.
AKBÜK’ÜN BALIĞININ ŞÖHRETİ UZAKLARA ULAŞIYORDU
Didim Yarımadası’nın bir başka büyük balık hazinesi Akbük’tü.
O zamanki adıyla Vasilikos, yani Topal Vasil Körfezi, pina, mamun, midye, istiridye, karadiken ve erişte gibi doğal yem kaynaklarıyla son derece zengin bir balık merasıydı.
Çipura ve turna balıklarının önemli yumurtlama alanlarından biriydi.
Öylesine değerliydi ki Sisamlı, İstanköylü ve Akbüklü Rum balıkçılar arasında av sahaları nedeniyle zaman zaman çatışmalar yaşanıyor, balıkçılar birbirlerinin ağlarını ve paragatlarını kesiyordu.
Akbüklü Rum balıkçılar iyi gelir elde ediyordu.
Balık satmak, alışveriş yapmak ve eğlenmek için beygirlerle Ilbıra Dağı’nı aşarak Selimiye pazarına gidiyorlardı.
Selimiye esnafı onların gelişini dört gözle bekliyordu.
Çünkü balıkçı geldiğinde çarşıya para giriyordu.

RUMLAR GİTTİ, BALIKÇILIĞIN SAHİPLERİ DEĞİŞTİ
Mübadele ve göçlerle birlikte bölgenin toplumsal yapısı değişti.
Balıkçılıkta da yeni bir dönem başladı.
Lagün ve dalyanları artık Türkler işletecekti.
1973 yılında, kendisi de Akköylü olan Vali Yardımcısı ağabeyimiz Sadık İkizek’in girişimleriyle ilk Su Ürünleri Kooperatifi kuruldu.
Bu aynı zamanda Didim’de kurulan ilk kooperatifti.
Ardından Karina ve Sakızburnu kooperatifleri geldi.
Fakat bölgeye mübadil, muhacir ve Yörük olarak gelen insanların önemli bir bölümü deniz balıkçılığına yabancıydı.
Yoran, Akköy ve Akyeniköylüler uzun süre balıkçılığa mesafeli kaldılar.
Sonra deniz onlara da kendi dilini öğretti.
YORANLILAR BALIKÇILIĞI BODRUMLULARDAN GÖRDÜ
Yoranlıların deniz balıkçılığına yönelmesinde Bodrumlu balıkçıların önemli etkisi oldu.
Bodrumlu balıkçılar Altınkum’a geliyor, balıkçı iskelesine yanaşıyordu.
Yoranlılardan kıyılmış tütün, un ve ekmek alıyor; karşılığında sigara kâğıdı, lahana, pırasa, mandalina, portakal, kayısı ve eşek inciri gibi ürünler veriyorlardı.
Para yoktu.
Takas vardı.
Bu ticaret Balkan Türkmeni Yoranlıların ilgisini çekti.
Önlerinde uçsuz bucaksız bir deniz vardı.
Ve onlar da balıkçılığa başladılar.
İlk yıllarda ay ışığında, löküs ve fenerle kendi ihtiyaçlarını karşılayacak kadar balık avlıyorlardı.
Sonrasında kurite adı verilen motorsuz, kürekle çekilen küçük kayıklarla denize açılmaya başladılar.

Balıkçı Erkal Tıkkın’ın aktardığı bilgilere göre ilk balıkçılar arasında İbrahim Kulakçı, Balıkçı Memiş, Süleyman Avcı, Mehmet Çağlar, Şükrü Çağlar, Selim Purgaç, Hüseyin Gündoğan (Palabıyık) ve Tanyeriler bulunuyordu.
AKBÜK BALIKLARI İZMİR’İN LEVANTEN SOFRALARINA GİDİYORDU
O yıllarda en büyük sorun balığı yakalamak değil, bozulmadan pazara ulaştırmaktı.
Buz ve ulaşım olanakları son derece sınırlıydı.
Didim ve Akbük’ün balığını uzun yıllar Kazık Ünal aldı.
Akbük’ün çipurası ve levreği ise ayrı bir üne sahipti.
İzmir’in varlıklı Levanten ailelerinin Akbük balığını tercih ederdi.
Zaman içinde yeni alıcılar geldi.
Balıkçılık büyüdü.
Yoranlılardan gırgır balıkçılığına girenler oldu. Habeş Mehmet’in çocukları ve Memiş Karaca bunlardan bazılarıydı.
Artık Yoranlı yalnızca tütün üretmiyordu.
Denize de açılıyordu.
BEYLERİN DALYANINDAN KÖYLÜNÜN KOOPERATİFİNE
Akköy’de Su Ürünleri Kooperatifi’nin kurulması, dalyanları ellerinde tutan Söke beylerini de etkiledi.
Bazıları kendi isteğiyle, bazıları ise kamulaştırma sürecinin ardından balıkçılık işletmeciliğinden çekildi.
Ancak Sakızburnu Dalyanı sahipleriyle Serçinli balıkçılar arasındaki anlaşmazlıklar giderek büyüdü.
Kavgalar ve çatışmalar yaşandı.
Konu ulusal basına taşındı.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde tartışıldı.
Yazar Zeki Özturanlı’nın kaleme aldığı ve Yıldız Kenter’in rol aldığı “Batak Göl” oyunu da bu dönemin toplumsal atmosferini sahneye taşıdı.
Sonunda dönemin Başbakanı Bülent Ecevit konuya kayıtsız kalmadı.
Söke Belediye Meydanı’nda göl ve dalyanların kamulaştırılacağını açıkladı.
Tarım ve Köyişleri Bakanı Ali Topuz ile Bakanlık Müsteşar Yardımcısı Murat Karayalçın’a gerekli çalışmalar için talimat verildi.
Göl ve dalyan kamulaştırıldı.
1977 yılında çevre köylerini kapsayan Su Ürünleri Kooperatifi kuruldu.
Böylece yüzyıllarca beylerin, büyük toprak sahiplerinin ve özel işletmelerin egemen olduğu sistemden kooperatifleşmeye doğru önemli bir geçiş yaşandı.

BİR ŞEY EKSİK KALDI: BİLİM
Fakat bütün bu mücadelelerin sonunda bana göre en önemli eksiklik giderilemedi:
Bilimsel araştırma ve eğitim.
Bir düşünün...
Ege Denizi...
Büyük Menderes Deltası...
Yaklaşık 70 bin dekarlık Bafa Gölü...
Lagünler...
Dalyanlar...
Koylar...
Tatlı suyla deniz suyunun buluştuğu alanlar...
Balıkların göç yolları...
Yüzyılların balıkçılık kültürü...
Burası başlı başına doğal bir su ürünleri laboratuvarıdır.
Bu coğrafya bir Su Ürünleri Fakültesini çoktan hak etmektedir.
Benim bu yöndeki çabalarım ne yazık ki bugüne kadar karşılık bulmadı.
Oysa burada kurulacak bir fakülte yalnızca öğrenci yetiştirmezdi.
Bafa Gölü’nü bilimsel olarak araştırır, Büyük Menderes’in değişimini izler, lagünlerin geleceğini planlar, balık stoklarını takip eder ve geleneksel balıkçının yüzlerce yıllık tecrübesini modern bilimle buluştururdu.
Belki en önemlisi de kaybetmekte olduğumuz su kültürünü gelecek kuşaklara aktarırdı.
SU HÂLÂ HATIRLIYOR...
Bugün kıyılarda yürüdüğümüzde eski dalyanların bazılarını artık göremiyoruz.
Bazı yollar kayboldu.
Bazı isimler unutuldu.
Bir zamanlar develerin balık taşıdığı Kovela bugün Mavişehir.
Yoran bugün Didim.
Çerçin Denizi bugün Bafa Gölü.
Beylerin yönettiği dalyanların yerini kooperatifler aldı.
Kuritelerin yerini motorlu tekneler aldı.
Löküslerin ışığı söndü; balıkçı teknelerine elektronik cihazlar girdi.
Fakat deniz aynı deniz.
Bafa hâlâ orada.
Büyük Menderes hâlâ akıyor.
Ve ben inanıyorum ki su, insanlardan daha uzun bir hafızaya sahiptir.
İlyas Bey Vakfı’na balık veren kürekçileri hatırlar.
Çerçinli balıkçıları hatırlar.
Hüseyin Avni Bey’in dalyanlarını hatırlar.
Develerle Kovela’ya taşınan balıkları hatırlar.
Akbük’ün çipurasını bekleyen Selimiye esnafını hatırlar.
Ay ışığında kuriteyle denize açılan Yoranlıları hatırlar.
Serçinli balıkçıların mücadelesini hatırlar.
Çünkü Didim’in tarihi yalnızca mermer sütunlara yazılmadı.
Bir bölümü ağlara takıldı.
Bir bölümü küreklerin ucundan denize damladı.
Bir bölümü Menderes’in sularıyla Bafa’ya taşındı.
Bir bölümü Akbük’ün mavi koylarında kaldı.
İnsan değişti.
Tekne değişti.
Dalyanların sahipleri değişti.
Köylerin isimleri değişti.
Ama binlerce yıldır değişmeyen bir şey var:
DENİZ BEREKET VERDİKÇE, DİDİM’DE BALIKÇILIĞIN HİKÂYESİ BİTMEYECEK.