Yalnız kalmak mı, birlikte batmak mı, yoksa birlikte yüzmenin yolunu bulmak mı?
İnsanlık işte tam da bu sorunun eşiğinde duruyor.
Dünya, sınırlı kaynakları olan bir yaşam alanıdır. Artan nüfus, iklim değişikliği, su kıtlığı, gıda güvensizliği ve kitlesel göçler; küresel adaleti ve kaynak paylaşımını en temel gündemlerden biri olarak öne çıkarıyor. Bu bağlamda Amerikalı biyolog Garrett Hardin’in 1968 yılında ortaya attığı “Ortak Malların Trajedisi” ve 1974’te geliştirdiği “Cankurtaran Sandalı Etiği” kavramları, günümüzde yeniden tartışmaya açılıyor.
Kuşkusuz bu kavramlar yalnızca uzmanlık alanım olan Kentleşme ve Çevre Sorunları bağlamında değerlendirilecek teknik terimler değildir. Aynı anda küresel ahlâkı, politika yapımını ve dayanışma anlayışını kökten sorgulayan düşünsel yaklaşımlardır. Bir düşünelim; acaba bu kavramları ortaya atan Hardin gerçekten haklı mıydı? Yoksa bize dar, dışlayıcı ve hiyerarşik bir etik içinde kalmayı mı öneriyordu?
Hardin’in “Ortak Malların Trajedisi (The Tragedy of the Commons)” savına göre, bireyler ortak kaynaklar üzerinde sınırsız yarar elde etme güdüsüyle eyleme geçtiklerinde; o kaynağın herkes için yok olması kaçınılmazdır. Bir başka deyişle herkes kendi hayvanını otlatmak isterse ve meranın da verimlilik sınırları varsa, bu sınırlılığın ayırdına varılmadan aşılması durumunda hep birlikte çöküş yaşanır.
Hardin bu yüzden iki temel çözüm önerir: katı devlet denetimi ya da özelleştirme... Bu yaklaşım, insanı doğası gereği bencil gören, güvenmeyen ve iş birliğini dışlayan bireyci bir insan modelidir ki bu model homo economicus varsayımı üzerine kuruludur. Oysa bu modelin evrensel ve değişmez olduğunu savunmak, oldukça indirgemeci ve tek boyutlu bir bakış açısı değil midir?
Bu indirgemeciliğe karşı çıkan kişi, Nobel ödüllü siyaset bilimci Elinor Ostrom olmuştur. Ostrom, Nepal’deki geleneksel sulama birliklerinden Japonya’daki balıkçılık kooperatiflerine kadar sayısız örnekle gösterir ki, toplumlar belirli etik kurallar ve ortaklaşa denetimle kaynakları sürdürülebilir biçimde yönetebilir. Üstelik bu tutum ve davranışlar, ne devlet ne de özel sektör denetimine bağımlı olmak zorunda değildir. Katılımcı, yerel, gönüllü ve dayanışmacı uygulamalarla insanlar iş birliği kurabilir, birlikte öğrenebilir ve ortak değerler geliştirebilir.
Hardin’in bir başka çarpıcı kavramı olan “Cankurtaran Sandalı Etiği (Lifeboat Ethics)”, varsıl ülkeleri bir cankurtaran sandalına benzetir. Yoksul ülkelerse suda çırpınanlardır. Hardin’e göre, sandala daha çok insan almak, kaynakların tükenmesine ve sandaldakilerin de batmasına neden olur. Bu nedenle yardımlar sınırlandırılmalı, göç engellenmeli, dayanışma ise sözde "akılcı" gerekçelerle reddedilmelidir.
Bu görüş, özellikle mülteci krizleri ve iklim adaleti gibi alanlarda politik çıkarları meşrulaştırmak için kullanılagelmiştir. Günümüzde mültecileri denize itenler, sınırlarından içeri sokmamak için başka ülkelere paralar ödeyenler; işte bu insanlık dışı düşünce yapısının güncel ve acı verici görünümleridir.
Unutulmaması gereken bir gerçek vardı ki varsıl Kuzey yarımküresi, yüzyıllar boyunca Güney’i sömürmüş, kaynaklarını tüketmiş, halklarını köleleştirmiş ve doğasını yağmalamıştır. Bugün en az karbon salımı yapan ülkeler, iklim krizinden en fazla etkilenenlerdir. Örneğin Somali, Bangladeş, Sudan ve Pasifik adaları gibi yoksul ülkeler; karbon salımı bağlamında işlenmiş küresel suçun mağdurlarıdır, suçluları değil.
Hardin’in önerdiği cankurtaran sandalının kimin için ayrılacağına kim karar verecek? Kim “fazlalık” sayılacak, kim “hak eden” olarak tanımlanacak? İşte bu sorular, Hardin’in etik modelinin ne kadar dışlayıcı ve baskılayıcı olabileceğini ortaya koyuyor. Hiç kuşkusuz günümüzde Hardin gibi düşünen devletler, politikalar ve kurumlar varlığını sürdürüyor, buna karşın neyse ki, daha katılımcı, daha etik ve daha bütüncül yaklaşımlar da yükseliyor. Yerel yönetimlerin, kadınların, yerli toplulukların, gençlerin ve sivil toplumun aktif katılımı olmadan adil ve sürdürülebilir bir gelecek kurulamayacağı düşüncesi, giderek daha da yaygınlaşıyor.
Cankurtaran sandalı metaforu bize şunu dayatıyor: “Sınırlı kaynaklar varsa, kurtarılacak olanları seçmeliyiz.”
Oysa bizler şunu sormalıyız:
“Neden bu sandalı genişletmeyelim? Neden kaynakları adil biçimde paylaşarak daha fazla insanın birlikte kurtulmasını sağlamayalım?”
Bu soruların yanıtı yalnızca siyaset biliminin değil; vicdanın, ahlâkın ve dayanışma erdeminin içinden geçer. Eğer dünya gerçekten bir cankurtaran sandalına benziyorsa, bugün temel sorumuz şudur: Kimi kurtaracağımız değil, nasıl birlikte kurtulabileceğimizdir. Bu kurtuluşu gerçekleştirebilmek için de teknolojiye, bilime, yerel bilgeliklere ve küresel iş birliğine dayanan yeni etik modeller geliştirilebilir. Umut, yalnızca kıyıda bırakılanlarda değil; sandalda hep birlikte kürek çekenlerde yeşerir.
Evet cankurtaran sandalı, bizi bir felaketten geçici olarak kurtarabilir.
Ama herkesi içine alabilecek ortak bir gemi üretecek olan etik, akıl ve ortak istenç; hiç kuşkusuz geleceğe umut taşır.
Kim bilir ve gün gelir; belki de tüm insanlar her birimiz, Nuh gibi, tür ayrımı yapmaksızın tüm canlıları kapsayan bir gemi ülküsüne yöneliriz.