İnsanın hayat hikâyesindeki bazı kesitler sadece tesadüflerden ibarettir. Bu tesadüfler bazen gelip sizi bulur bazen de siz kapı aralarsınız. Aklınıza gelmeyen hatta karşı çıktığınız bazı şeylerin parçası oluverirsiniz. Bakış açınız yavaş yavaş değişmeye başlar. Öyle bir gün gelir ki hayatınızın alışılagelmiş düşünce kalıpları değişir. Küçük ayrıntılardan resmin bütünü ortaya çıktığında yeni süreç başlar.
İşte, “Bir Kediyi Sevmek" yazısı küçük ayrıntılar üzerinden şekillenen bir hayat deneyimidir. Bir gün kediler hakkında yazı yazacağımı hiç düşünmemiştim. Oysa olup bitenler beni böyle bir yolculuğa çıkardı. “Bir Kediyi Sevmek.” Çok sıradan bir cümle. Milyonlarca insan kedi besliyor ve seviyor. Bu konuda son yıllarda çokça yazılar da yazılıyor. Oysa benim kedi hikâyem bambaşka. Çocukluğumun geçtiği coğrafyada ve onun en alt birimi olan köyde kedi “bir hayvandı” benim için. Sıradan diğer hayvanlar gibi. Onu evde beslemenin tek nedeni fareleri yakalamaktı. Hatta en iyi kedi bu operasyonu layıkıyla yapandı. Böylece fare popülasyonun artması engellenir ve besin zincirindeki fareler kontrol altına alınırdı. Kedinin evdeki tek misyonu buydu. Benim için varlığı ve yokluğu belli olmayan ama köy hayatının da olmazlarındandı. Diğer hayvanlar arasına eklenmiş sıradan bir canlıydı. Yazları daha serbest dolaşan "bu hayvan" kışın sobanın yanında oturup insanlara daha yakın olurdu. Bu durumda bile en küçük hatasında azarlanıp uzak durması sağlanırdı. Onu sevmek ve onun davranışlarını anlamlandırmak gibi alışkanlığımız yoktu. Yani benim birinci kedi hikâyem bundan ibaretti.
Şehir hayatında ise kedilerden epey uzak kaldım. Sokakta, bazen karşılaştığımda onları ya yok sayardım ya da bakışlarımı kaçırıp oradan uzaklaşırdım. Masum bakışlarına odaklanmayı hiç düşünmedim. Zaten şehirde onun işi olamazdı bana göre. Temiz sokaklarda, beton binalarda böyle bir hayvana ihtiyaç da yoktu! Zamanın ruhu mu desem, yoksa insan ilişkilerindeki samimiyetsizliğin artmasından mı veya yalnız yaşamanın olumsuzluklarını azaltmak için mi bilmiyorum son yıllarda hayatımıza kediler ve köpekler daha çok girmeye başladı. Önceleri belli ekonomik ve sosyal seviyedeki insanların hobisi olarak bakıldı. Ben de öyle bakıyordum. Fakat günümüzde bu sayı o kadar artmış ki adım başı petshop ve veteriner klinikleriyle karşılaşıyoruz. Bir de ölen köpeğine şiir yazanlar ya da kedisine mezar yapanları yadırgamakla kalmayıp alay ediyordum. Bir hayvan bu kadar kutsallaştırılamaz bakış açısına sahiptim.
Bir gün her şey tersine döndü. Bir tesadüf veya farklı nedenlerle bir yavru kediye ev sahipliği yapmak zorunda kaldık. İlk zamanlar halen gözümde bir hayvan figürü ikamet ediyordu. Bazen kızdım bazen acıdım bazen de sevdim. Ama o kendini sevdirmesini ve benim ön yargılarımı yıkmakla sanki görevlendirilmişti. Bana kendini anlatırcasına bir telepati sürecine girdik. Zaman geçtikçe ben ona, o da bana bağlandı. Bakışlarını, davranışlarını, alışkanlıklarını ve bana yaklaşım şekli geçmişteki kedi algımı tümden değiştirdi. Artık o bir hayvan değildi bir candı. Beraber zaman geçirdiğimiz, benimle oynamak için yaptığı sevdirme hareketlerini o kadar benimsedim ki geçmişimi sorgulamaya kadar beni götürdü. Küçüklüğümdeki kedilerin suçu neydi? Ya da neden onlarla sağlıklı bir ilişki kuramadım? sorularını kendime sordum. Aslında çevremdekilerin bakış açısı da benim gibiydi. En azından onların canını acıtacak bir davranışta bulunmadığım için vicdanen rahatım.
Bu durum beni derin düşünmeye sevk etti. Hayatın akışı içeresinde ötekileştirdiğimiz insanlar, onların kültürü ve hayatı anlama şeklini bazen sorguladığımız oluyor. Bu da ön yargıların ve kültürlenmenin bir sonucudur. Böylece ön yargılarımızın esiri oluyoruz. Sahip olduğumuz düşünce aparatlarıyla olanları değerlendirip o insanları farklı bir kefeye koyabiliyoruz. Kedi ile hikâyemiz aslında insanlar için de geçerlidir. Bazen farklı bir fikre, farklı bir bakış açısına veya kültüre sahip olan insanları yargılıyoruz. Oysa o insanları ne kadar tanıyoruz. Bu ön yargılar; bazen bir insan olur olur bazen bir canlı bazen de başka bir şey. Sonuç aynı yere çıkıyor. Çünkü kendimize atfettiğimiz değerin ölçüsüdür bakış açımız.
Hayvan sevgisine gelince insanın hayata bakışını bile değiştiriyor. Günlük sorunlarımızı sağaltıyor. “Bir Kediyi Sevmek” hikâyemin üçüncü yılında bana bunları yazdıran "Kayı” ya sonsuz teşekkürler… Sait Faik boşuna dememiştir; “her şey sevmekle” başlar. Bunu kendi adıma deneyimledim.