Ünlü fi­lo­zof Ef­la­tun mi­lat­tan önce 400 yıl­la­rın­da şöyle diyor:
- “Ka­ran­lık”tan kor­kan bir ço­cu­ğu ko­lay­lık­la hoş gö­re­bi­li­riz. Ya­şam­da­ki asıl tra­je­di... ye­tiş­kin­le­rin “ay­dın­lık”tan kork­ma­sı­dır.
Bu­gün­den ge­ri­ye tam, 2406 yıl önce bir insan bu sözü edi­yor.
Ay­dın­lık ve ka­ran­lık­tan söz edi­yor.
Ye­tiş­kin in­san­la­rın kork­tu­ğu “ay­dın­lık”a dik­kat­le­ri çe­ki­yor.
Mi­lat­tan önce 400’de te­le­viz­yon yok.
Dünya ile­ti­şim ça­ğın­da değil.
İnter­net gibi, in­san­lı­ğın kül­tü­rel ha­zi­ne­si­ne bir çır­pı­da ula­şa­bil­me gibi im­kâ­nı­nın ha­ya­li bile do­laş­mı­yor or­ta­lık­lar­da…
Ba­sı­lı ki­tap­lar yok.
Üni­ver­si­te­ler yok.
Hatta imam hatip okul­la­rı dahi yok.
Ama ka­ran­lık var.
Ve kar­şı­sın­da ay­dın­lık!..
Acep, mi­lat­tan önce 400 yı­lı­nın ka­ran­lı­ğı ile, bu­gü­nün ka­ran­lı­ğı ara­sın­da bir ilgi, bir ilin­ti, bir bağ mev­cut mudur?
Acep, mi­lat­tan önce 400 yı­lı­nın ay­dın­lı­ğı ile, bu­gü­nün ay­dın­lı­ğı ara­sın­da da bir ilgi, bir bağ ve bir ilin­ti var mıdır?
Mi­lat­tan önce 400 yı­lı­nın ka­ran­lı­ğı, Tan­rı­la­ra karşı çık­tı­ğı var­sa­yı­mı ile Ef­la­tun’un ho­ca­sı­nı kat­let­ti.
Ama mi­lat­tan önce 400 yı­lı­nın ay­dın­lı­ğı o in­san­la­rın zi­hin­le­rin­de bu­gün­le­re ulaş­tı.
VE ŞİMDİLERDE…
Ve şim­di­ler­de… Ay­dın­lık­tan kor­kan ye­tiş­kin­ler top­lu­mun dört bir ya­nı­nı sar­mış, kur­ban ede­cek­le­ri­ni um­duk­la­rı ay­dın­lık in­san­la­rın pe­şin­de…
Ama böyle bir or­tam­da bile “bakan” ve gö­re­bi­len bir insan için ay­dın­lı­ğı ya­şa­mak müm­kün...
O ay­dın­lı­ğı top­lu­mun bü­tü­nü­ne ege­men kıl­mak için mü­ca­de­le etmek müm­kün.
Ama ne tuhaf...
Ka­ran­lık­la ay­dın­lık ara­sın­da, çağ­lar bo­yun­ca uza­nan yoğun bir ilgi, kop­maz bir bağ ve de­rin­le­me­si­ne bir iliş­ki var.
Ve yine demek ki, tek­no­lo­ji cin­ne­ti ve tü­ke­tim çıl­gın­lı­ğı ka­ran­lı­ğı ör­te­mi­yor.
Yani insan, şunu bunu giydi, bunu şunu sürdü, şunu bunu satın aldı diye, ay­dın­lık bir düz­le­me çık­mı­yor; çı­ka­mı­yor.
Ay­dın­lı­ğın di­na­mik­le­ri 2406 yıl önce neyse, yine o...
Akla gü­ven­mek, reel ola­rak sı­nan­ma­yan hiç­bir şeye kafa sal­la­ma­mak, hu­ra­fe­le­re, akıl-dı­şı söy­lem­le­re boyun bük­me­mek…
Ger­çe­ğin, ancak ger­çek­le doğ­ru­la­na­bi­le­ce­ği­ni bil­mek.
Ve çıp­lak ger­çe­ğin, çıp­lak­lı­ğı­na da­ya­na­bil­mek...
Ger­çe­ğin acı­ma­sız­lı­ğı kar­şı­sın­da bir kuy­tu­ya ka­ça­rak göl­ge­si­ne sı­ğı­nı­la­cak nay­lon bir şem­si­ye ara­ma­mak.
So­nun­da da, bütün bu ba­di­re­le­re di­re­nen bir ki­şi­li­ği oluş­tu­ra­rak, gü­cü­ne güç kat­mak… Ve mutlu, kı­vanç­lı, göz be­bek­le­rin­de se­vinç ışıl­da­yan yiğit bir birey olmak!
Ef­la­tun’dan bu­gü­ne doğru filiz veren ay­dın­lı­ğa sa­rıl­mak; o ay­dın­lı­ğın daha da ay­dın­la­na­bil­me­si mü­ca­de­le­si­ne omuz ver­mek, güç kat­mak…
İşte sö­zü­nü et­ti­ği­miz bu omuz verme ey­le­mi “Ay­dın­lan­ma Dev­ri­mi”nin bay­ra­ğı­dır…
O’nu dal­ga­lan­dır­mak, O’nu sür­dür­mek, O’nu yük­selt­mek­tir Cum­hu­ri­yet!..
İnsan­lık, erdem ve ya­şa­ma se­vin­ci…
İşte [yine], hepsi bu kadar.