Uygarlığın başlangıcı, tekerleğin bulunmasıyla eş güdümlü sayılır. Tekerlekler döndükçe, insanlık da teknolojik devrime doğru yol aldı.
Önce tekerlekler, sonra palangalar, makaralar ve dişli çarklar... Derken buharın gücü, beygirin gücünü geçti. Buharın gücüyle yalnızca tekerlekler dönmedi; fabrikalar işledi, lokomotifler raylarda ilerledi, gemiler denizleri aştı. Ardından içten yanmalı motorlar ve jet teknolojisiyle uçaklar göklere yükseldi. Tekerleklerin dönmesinin yanı sıra, Eski Mısır’a ve Antik Yunan'a şöyle bir bakarsak; Thales, Pisagor, Arşimet ve Öklid sayıların büyülü dünyasında oynamaya başlayınca insanlık başka bir eşiğe geldi. Yakın çağlarda ikili sayı sisteminin bulunmasının ardından, sürekli yenilenen ve geliştirilen bilgisayar denen o teknolojik araca ulaştık. Ve artık onun işletim sistemiyle birlikte, her birimiz dünya genelinde örülmüş devasa bir ağa yakalanmış sineklere dönüştük.
Bu gelişmenin tarihsel akışında, İkinci Dünya Savaşı döneminde, V-2 roketlerinin mimarı Alman mühendis Wernher von Braun’u Nazilerin elinden aşırınca Amerikalılar, her şey bir başka biçime bürünmeye başladı; Amerikan emperyalizminin etkisi ve güç gösterisi tüm dünyaya yayıldı. Gerçi bunun sinematik bir ön hazırlığı da vardı. Örneğin Superman, Batman, Flash Gordon; daha sonraları 2001: Bir Uzay Destanı ve Uzay Yolu dizileriyle ardı arkası kesilmeyen bilimkurgu filmleri... Tüm bunlar, zihinlerde bir "Dünya Devleti" düşüncesi oluşturmak içindi. Sanki dünya dışından, uzaydan gelecek saldırganlar varmış da dünyalıları yalnızca Amerika'nın öncülüğü ve gücü savunabilirmiş gibi... Dolayısıyla 20. ve 21. yüzyıl boyunca insanlığa pek çok korku masalı anlatıldı.
Oysa gerçek saldırgan, tüm dünyaya egemen olmak isteyen o küresel güçtü. Amaç; dünyayı ele geçirmek, tek devlet, tek ülke, tek halk ve tek bir dili egemen kılmaktı. Sanki küresel bir "rabia" girişimi!
Herkesi gözleyen, izleyen, biçimlendiren; düşüncelere, duygulara ve davranışlara egemen olan bir güç: Big Brother... Bir başka deyişle dünya jandarması... Bu amacına ulaşmak için elindeki en kullanışlı araç ise ikili sayı sisteminin evrimiyle yaşamımıza giren ve hepimizi ağına düşüren internettir. Gizli, saklı ne varsa Big Brother bilir; çünkü Süper Bilgisayarlar onun için depolar. Önce fişler, gerekirse şişler, olmadı kırmızı bültenle arar. Eğer kendi çıkarlarına uygun bir yarar görürse, karşı tarafın sırrını sizin için çevreye yayar. Kim oy çalmış, mezardaki ölüler hangi partiye oy atmış, akli dengesi yerinde olmayanlar adına basılan pusulalarla kimler sandığa gitmiş? Canı istediğinde, kedinin fareyle oynadığı gibi oynar herkesle... Sırlarını ifşa ettiği adamı, siyaset sahnesinde deliğe süpürülmekten beter eder; ola ki artık işine yaramayacağına ilişkin bir karar almış olsun... Seçim dönemlerinde, öncesinde ya da sonrasında yıllardır yayılan ve güven duygumuzu zedeleyen onca söylencenin kaynağını uzaklarda aramaya gerek yok. Eğer dengeleri sarsmak isterse Sam Amca, her türlü gizemi ve sırrı sanal kamusal alana fısıldayıverir. Kafaları karıştırır, küsleri barıştırır, dostları düşman edip birbiriyle yarıştırır. Borsayı indirir, çıkarır; dövizin barometresi onun isteğiyle düşer veya yükselir.
İşte son yerel seçimde, "birinci parti" çıkmanın sevinciyle muhalefet yankı uyandırırken, iktidar bloğu Cumhur İttifakı’na verilen oylara ne kadar teşekkür etse de yabancı basın pusuda bekliyordu. Muhafazakar siyasetin fiyakasını bozmak, sevinçlerini kursaklarında bırakmak için manşetler hazırdı. Gerçi çeyrek yüzyıldır elde tutulan yerel yönetimlerin bir gecede yitirilmesini içe sindirmek hiç kolay değildi. "Oylar yeniden sayılsın" istemiyle umutları yeniden devşirme girişimleri sürse de, bütün bu çabalar ne yazık ki yabancı basının gündeminde birer ironi ve alay konusu olmaktan öteye gidemedi.
Zor, gerçekten zor. İnternet çağında ve dünya devletliğine soyunanların gölgesinde ihtişam içinde yaşamak, saltanat sürmek, kendini en güçlü görmek... Osmanlı’ya öykünmekle, "Yeni Osmanlı" kimliğine bürünmekle ne yazık ki üç kıtada neredeyse 700 yıl hüküm süren o imparatorluğun görkemine ulaşılamıyor. Osmanlı şöyle dursun; 29 Ekim 1923’te kurulan ve tüm dünyanın saygınlığını kazanan o genç Cumhuriyet'in ileriye yönelik bakışına, çağdaşlığa yönelik akışına hiç yaklaşılamıyor.
Ve seçimin hemen ardından gelen elektriğe, benzine her gün kuruş kuruş eklenen zamlar... İster istemez, "Bu bir halktan intikam alma girişimi mi?" sorusunu akıllara getiriyor. Sağlık olsun; bu durumda biz de daha az gezer, daha az yakıt kullanırız! Elektrik tüketiminde tasarrufa gider, makineler yerine el emeğimizle işlerimizi yaparız. Eğer istersek biz bu zamlara kafa tutar, tüketimimizi minimuma indiririz. Bizim cebimizden az para çıkar ama elektrik, benzin ve mazot baronlarının da kasasına az para girer. Yapar mıyız? Yaparız! Çünkü ülkemizin pek çok iline, ilçesine artık bahar gelmiş; o baharları kara kışlara dönüştürmek isteseler de... Halk olarak kazandığımız utkuyla; mutluyuz, sevinçliyiz, güçlüyüz. Bu zamların arkası kesilmezse, sandıktaki o baharın dahası da ülkenin dört bir yanına yayılır. İşte o günler geldiğinde, oylar kaç kez sayılırsa sayılsın, eninde sonunda halk kazanır.
Demiş ya atalarımız "Öfkeyle kalkan, zararla oturur." dolayısıyla gelmeyin zamlarla bu kadar üstümüze. Gerekirse elektriksiz, benzinsiz, mazotsuz bir yaşam bilinciyle kitlesel bir tasarruf eylemi başlatırız. Ne tekerlekler döner ne de ikili sistemden yola çıkarak bizi her an gözetleyen internet... Hiçbirini kullanmaz, gerekirse sistemin çarklarına çomak sokar, tüketmemenin o en büyük gücünü gösteririz! Son aşamada da kazanan yine biz, halk olarak yalnızca biz oluruz.