Ül­ke­miz­de “kadın hak­la­rı”ndan ve kadın da­ya­nış­ma­sın­dan söz edil­di­ğin­de ilk akla ge­len­ler, ka­dı­na karşı şid­de­tin kı­nan­ma­sı ve seçme se­çil­me hak­la­rı­nın pra­tik ha­yat­ta ge­liş­ti­ril­me­si nok­ta­sı­nın et­ra­fın­da dö­nü­yor ve o nok­ta­da donup ka­lı­yor.
Oysa…
Bizce ka­dın­la­rın tarih bo­yun­ca er­kek­ler­den daha az hakka sahip ol­ma­la­rı, si­ya­sal, sos­yal ve eko­no­mik alan­lar­da er­kek­le­rin ge­ri­sin­de yer al­ma­la­rı­nın te­me­lin­de­ki neden, günün ve gün için­de­ki sü­re­nin pay­la­şı­mın­da yat­mak­ta­dır.
Kadın eve tı­kıl­mış­tır.
Ça­lış­ma alanı çocuk bü­yüt­mek, ev iş­le­ri­ni yap­mak ve yemek pi­şir­mek­ten iba­ret olan bir alana sı­kış­tı­rıl­mış­tır.
Erkek evin dı­şın­da­dır.
İş ha­ya­tı­nın ve hayat mü­ca­de­le­si­nin tam or­ta­sın­da­dır.
Top­lum­sal ya­rı­şın itici gücü için­de kendi ki­şi­sel iler­le­me­si­nin ener­ji­si­ni üret­mek zo­run­da kal­mak­ta ve bu ener­ji­yi üre­te­rek doğru kul­lan­dı­ğı öl­çü­de de ge­liş­mek­te ve güç­len­mek­te­dir.
Kadın evin du­var­la­rı ara­sın­da kal­dı­ğı sü­re­ce ağ­zıy­la kuş tutsa bu ya­rış­ta geri kal­ma­ya mah­kûm­dur.
Bizce kadın hak­la­rı de­nin­ce ilk akla gel­me­si ge­re­ken şey, za­ma­nın ka­dın­lar ve er­kek­ler­ce kul­la­nı­lı­şın­da­ki eşit­li­ği elde etmek, ev­de­ki emek pay­la­şı­mı ile, dış dün­ya­da­ki pay­la­şım or­ga­ni­zas­yon­la­rı­nı ye­ni­den göz­den ge­çir­mek­tir.
Söz ko­nu­su ye­ni­den göz­den ge­çir­me de­mok­ra­si kav­ra­mı­na da yeni ufuk­lar ge­ti­re­cek­tir.
Çünkü za­ma­nın eşit ve or­tak­la­şa pay­la­şı­mı ile il­gi­li hak ara­yış­la­rı, bu yön­de­ki kadın çı­kar­la­rı­nı aşa­cak ve tüm top­lu­mun de­mok­ra­tik­leş­me­si­ni sağ­la­ya­cak yeni bir uy­gar­lık plat­for­mu oluş­tu­ra­cak­tır.
Eşit­li­ğin bu yeni uygar ta­nı­mı, ölen ala­nın ve iş dün­ya­sı­nın ka­dın-er­kek be­ra­ber­ce yük­le­nil­me­si ve ya­şan­ma­sı so­nu­cu­nu or­ta­ya çı­kar­ta­cak­tır.
Bu düz­le­me ta­şı­nan ka­dın-er­kek iliş­ki­si, aynı za­man­da kül­tü­rel an­lam­da da yeni kon­tak nok­ta­la­rı­nın or­ta­ya çık­ma­sı­na, müş­te­rek mu­ta­ba­kat­la­rın art­ma­sı­na ve eş­le­rin bir­bir­le­ri­ni daha ya­kın­dan ta­nı­ya­rak, be­ra­ber­lik­le­ri­nin ya­rat­tı­ğı ortak pay­da­ya yeni kül­tü­rel ve duy­gu­sal öğe­ler kat­ma­la­rı­na imkan ta­nı­ya­cak­tır.
Oysa tarih bo­yun­ca ka­dın­lar, hemen hemen her ül­ke­de ve kül­tür­de, kendi yük­se­liş­le­ri­ni fren­le­yen çok sa­yı­da en­gel­le karşı kar­şı­ya kal­mış­lar­dır. Bu en­gel­ler ge­nel­lik­le “eksik” söz­cü­ğü ile dile ge­ti­ri­lir:
Zaman ek­si­ği, bilgi ek­sik­li­ği, ken­di­ne güven ek­sik­li­ği, eko­no­mik ek­sik­lik, des­tek ve teş­vik ek­sik­li­ği, kadın ör­güt­le­ri­nin ör­güt­len­me ve da­ya­nış­ma ek­sik­li­ği… vs.
Söz ko­nu­su ek­sik­lik­le­rin üze­ri­ni örten top­lum­sal ön­yar­gı­lar ise, kadın ya­şa­mı­nı daha da­ralt­mış ve çe­tin­leş­tir­miş­tir…
Ünlü bir [kadın] dü­şü­nü­rün bir sö­zü­nü bu nok­ta­da anmak ol­duk­ça ya­rar­lı ola­cak­tır.
Şöyle diyor dü­şü­nü­rü­müz:
- Kadın ola­rak do­ğul­maz; kadın olu­nur!..
Bu söz büyük an­lam­lar yük­lü­dür…
Ve sa­nı­yo­ruz esası şudur:
- İnsan ola­rak do­ğul­maz; insan olu­nur!..
Doğ­du­ğu­muz­da be­de­ni­miz, di­ma­ğı­mız ve ru­hu­muz çok sa­yı­da im­kan­lar alanı bah­şe­der biz­le­re…
İşte bu im­kan­la­rı kul­la­na­rak bü­yü­rüz.
Ve böy­le­ce de insan ya da yu­ka­rı­da­ki dü­şü­nü­rü­mü­zün özel­lik­le al­tı­nı çiz­di­ği bi­çim­de “kadın” ya da erkek olu­ruz…
Çünkü bir in­sa­nın, sahip çık­ma­sı ge­re­ken en ön­de­ki unsur, kendi bi­rey­li­ği­dir.
Yani in­san­lı­ğı­dır.
Yani va­ro­lu­şu­dur!
Hepsi bu kadar.