Yeni bir yıla girdik; 2026'nın ilk ayını neredeyse yarılamak üzereyiz ama göz ardı etmememiz gereken bir gerçek var ki Türkiye’nin 2025 Limit Aşım Günü 18 Haziran’da gerçekleşti. Nedir bu günün anlamı, önemi ya da bize yaptığı uyarı nedir? 18 Haziran 2025 gününün anlam ve önemi bağlamında bu gün bize diyor ki bir yıl içinde yenilenebilir doğal kaynakların tamamını tükettiğiniz ve kalan günlerde gelecek kuşakların payını gasp ettiğiniz diyor. Anlaşılır bir dille Limit Aşım Günü; yalnızca bir çevre istatistiği değil, geleceğimizin takvimden silinen, çalınan günleridir. Bilindiği gibi her yıl doğanın yenilenme kapasitesini aştığımızda, ekolojik borcumuz büyüyor. Ormanları hızla keserken, suyu savurganca kullanırken, toprağı kimyasal girdilerle zehirlerken ne yazık ki çocuklarımızın nefesinden, ekmeğinden, suyundan çalıyoruz. Bugün sorumsuzca tükettiğimiz enerji, gıda ve su kaynakları; gelecek nesillerin hakkını şimdiden yok ettiğimiz anlamına geliyor. Limit aşımı; sessizce yok olan balık stokları, tükenen tarım toprakları ve geri gelmeyecek ormanlarla kendini gösteriyor ve bizler bu “ekolojik gaspı” görmezden geldikçe, çocuklarımız ve torunlarımız “neden önlem almadınız?” diye sorma hakkına sahip oluyor. Bu bir etik sorunsalı çünkü bizim konforumuz, onların geleceğini yakıyor, yıkıyor, yok ediyor.

Elbette bireysel alışkanlıklar çok önemli; örneğin gıda israfını azaltmak, enerji tasarrufu yapmak, suyu dikkatli kullanmak her birimizin özen göstermesi gereken tutum ve davranışlar. Ancak en büyük sorumluluk kimde denilirse; hiç kuşkusuz karar verici kurumlarda ve kuruluşlarda... Karar vericilerin çevre sorunlarını umursamazca fosil yakıta dayalı enerji yatırımlarını sürdürmeleri, devasa inşaat projeleriyle tarım alanlarının ve ormanların yok edilmesine neden olan uygulamalara izin vermeleri; bu borç defterini her geçen gün daha da kabartıyor. Dahası genel ve yerel yönetimler; geleceği düşünmeyen politikalar ürettikçe bu borçlar kapanmıyor, daha da büyüyor, daha da artıyor.

Geleceğimiz, yarınlarımız dediğimiz bizden sonraki kuşaklardan aldığımız, dahası çaldığımız kaynaklara ilişkin bu borçları kapatmanın yolu yok mu? Elbette ki var. Örneğin kömürden çıkış ve yenilenebilir enerjiye yatırım yapmak gibi... Gıda sisteminde israfı yarı yarıya azaltacak ulusal planlar oluşturmak gibi... Tarım ve su yönetiminde teknoloji ve verimlilik çalışmalarına önemle ve öncelikle yönelmek gibi... Kent planlamasında beton ekonomisi yerine doğa dostu kentleşme uygulamalarına yer vermek gibi... Bilinmelidir ki bu adımlar atılmazsa, "benden sonrası tufan" aymazlığından geri dönülmezse; gelecek kuşaklara bizden sonra kalacak olan yalnızca bir enkaz defteri olacaktır.

Bilinmelidir ki ekolojik borç defteri kesinlikle kendiliğinden silinmez, zaman aşımına da uğramaz. Ekolojik borç, bankaların tahsil edebileceği bir hesap değildir. Alacaklı olan doğadır ve doğa günü geldiğinde kendisinden alınanları, çalınanları geri alır; kendini doğanın efendisi sanan insan türü de kuraklık, kirlilik, açlık ve göçlerle savaşmak zorunda kalır ki kalıyor da... Dolayısıyla bugün bu borcu azaltmak için çaba harcamak; doğanın ve doğada var olan tüm canlıların sürdürülebilir yaşamları için hem etik bir sorumluluk hem de varoluşsal bir zorunluluktur.