“Popülist-otoriter bağlamda devleti ele geçirme, çoğu zaman patronaj ilişkileri ve sadakat temelli kadrolaşma ile birlikte ilerler. En üst aşamasında, bürokrasi bağımsızlığını tamamen yitirir, en yukarıdan en aşağıya kadar partizan işe almalar ile liyakat son bulur ve devletin tamamen popülist lider ya da parti tarafından ele geçirilmiş olur.
Otoriter popülist rejimlerde yargının ele geçirilmesi kritik bir aşamadır. Normalde bağımsız olması gereken yargı kurumlarının yürütmenin etkisi altına girmesi ve karar süreçlerinin siyasallaşması, rejimi demokrasiden uzaklaştıran temel dinamiklerden biridir. Bu süreçte hukuk devleti ilkesi zayıflar; hukuk yurttaşlara eşit biçimde uygulanmaz hale gelir. İktidara yakın aktörlerin işlediği iddia edilen suçlarda cezasızlık ya da ayrıcalıklı muamele görülürken, muhaliflere karşı yargı bir araç olarak kullanılabilir. Soruşturmalar, tutuklamalar ya da davalar siyasal rekabetin parçası haline gelir. Yargının bu şekilde araçsallaştırılması, yalnızca bireysel hak ve özgürlükleri değil, sistemin bütününü etkiler. Çünkü bağımsız ve tarafsız bir yargı olmadan ne kuvvetler ayrılığı ne de gerçek anlamda demokrasinin diğer gerekleri yerine getirilebilir. (Doç. Dr. YONCA ÖZDEMİR. BİRGÜN. 18.02.2026)
“Bugün yaşadığımız yoksulluk sarmalı tesadüfi ya da öngörülemeyen bir sonuç da değildir. Alım gücü bilinçli tercihlerle eritilmiş, geniş kitleler sosyal yardımlara daha çok ihtiyaç duyar hale getirilmiş ve bu bağımlılık hali de normal bir toplumsal manzara gibi sunulmuştur. Yardımın artması, yoksulluğun azaldığı anlamına gelmez, yoksulluğun kalıcılaştırıldığını gösterir. Çünkü mesele yardımın büyüklüğü değil, ücretin ve gelirin satın alma gücüdür; yani yurttaşın kendi emeğiyle ayağa kalkabilme kapasitesidir.:” (Yalçın Karatepe, BİRGÜN,20.02.2026)
BİLEREK VE İSTEYEREK.
Aslında bilmeden ya da yanlışlıkla yaptıkları bir şey yok. Yapılanların hepsi, bilerek, isteyerek ve tasarlanarak yapılmıştır. Burada istediklerini yaptırmak için gereken önlemlerin alındığı gözden kaçırılmamalıdır. Yeni bir sistem kurabilmek için önce mevcut sistemin bazı kurum ve kuruluşları ile ilgili düzenlemeler yapılır. Örneğin amaç, siyasetini finanse edecek oluşumları yaratmak ise; önce buna engel olabilecek kurum yasa ve yönetmelikleri değiştirmekle işe başlanır. Aynı süreç istemlerini gerçekleştirecek olan uygulayıcıları yetiştirmekle iç içe geçer. Örneğin; Kamu Özel İş birliği ile bazı uygulamaları gerçekleştirmek için ve YİD’ler için DPT’nin kapatılması gerekirdi ve yapıldı! Bazı şeyler var ki, insan anlıyor ama anlamakta zorlanıyor. Normal bir toplumda üretim olmazsa olmazların önde geleni iken; üreten fabrikaları satmak veya kapatmak anlaşılabilir gibi değildir. Üretimden kopmak, bağımsızlığını kaybetmektir. Bağımsız olmayan özgür olamaz!
Görülen o ki, yapılan özelleştirmelerin önemli bir bölümü kamu yararına olmamıştır. Normal koşullarda bir işletme özelleştirilince olması gerekenleri şöyle sıralayabiliriz:
1-Üretim teknolojisi yenilenir.
2-Kalite artar ve refahın yükselişine katkı sunar.
3-İstihdam sağlanır.
4-Ürünlerde artı değer oranı artar ve ihracatta avantajlar sağlar.
5-Eğitime, kültüre ve sosyal yaşama katkılar sunar.
6-Emeğin örgütlenmesine ve toplumsal yaşamdaki konumuna olumlu katkılar yapar(!)
Bu sıralananları uzatmak olası. Asıl olması gereken ise; elden çıkarılan kaynağın yerine çok daha güçlü ve avantajlı; üretken yararlı ve verimli kaynak ikamesi sağlanır(!) Buna karşın özelleştirilen kuruluşları devralanlar, hizmet güvenliğini ve güvencesini gözetmeyip kaliteyi düşürürken, sadece tüketicilerden, yetersiz hizmetler için fahiş bedeller toplamayı amaç olarak görmekteler...
Devletin yani, millete ait olan kurum ve kuruluşlar zaten kamuya gelir getiriyorken; devleti, yani milleti aradan çıkarıp onları mutemet aracılara peşkeş çekmek ne kadar gerekli ve tutarlıdır?
Çok büyük kazançlar elde edenlere kredi ve teşvikler vermek ve aynı zamanda vergisini affederek almamak; devletin kamusunu kaybetmesi ile eş anlamlıdır. Çünkü evine ekmek götürmekte zorlanan vatandaştan vergisini söke söke alırlar! Bu arada bazı sorular sorulabilir. Tekel, Milli Piyango, Şeker fabrikaları, Kâğıt fabrikaları, limanlar, yollar ve köprüler satılır mı? Eğer bu kuruluşlar satılıyor ise; devletin kamusu yok edilmiş olur. Her vatandaş, ülke varlıklarının ortağıdır. Bu sahiplik onlara söz hakkı ve yönetime katılma hakkı tanır. Onların bu haklarını ellerinden almak, devleti milletsiz bırakmak demektir(!)