Yaşananlar, depremin bir “doğal afet” olmaktan çok, yıllardır sürdürülen rant odaklı kentleşme ve kamusal hizmetleri piyasanın insafına bırakan siyasal tercihlerin sonucu olduğunu açıkça göstermiştir. On binlerce insanın yaşamını yitirmesi, milyonlarca yurttaşın yerinden edilmesi kader değil; bilimin, kamunun ve toplum yararının bilinçli biçimde yok sayılmasının bedelidir.
Deprem bölgesinde eğitim alanında yaşananlar bu gerçeği en çıplak haliyle ortaya koymaktadır. Yaklaşık 4 milyon öğrencinin ve 200 bin öğretmenin doğrudan etkilendiği bir felaketten söz ediyoruz. Buna rağmen, üç yılın sonunda hâlâ ikili eğitim, konteyner sınıflar ve güvensiz okul çevreleri “normalleştirilmeye” çalışılmaktadır. Eğitim altyapısı, kalıcı konutların ve kentsel dönüşüm projelerinin dahi gerisinde bırakılmış; çocukların ve eğitim emekçilerinin geleceği ikincil bir mesele olarak görülmüştür.
Eğitim lütuf değil; anayasal bir haktır. Güvenli barınma ve nitelikli eğitim hakkı, yalnızca depremin yıkımıyla değil, iktidarın tercihlerinin sonucu olarak gasp edilmektedir. Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, afetlere hazırlıksızlığın değil; kamusal kaynakların sermaye lehine kullanılmasının ve bilimin sistematik biçimde dışlanmasının ürünüdür.
Eğitim Sen olarak bir kez daha altını çiziyoruz: Bu enkazı kaldırmanın yolu, yalnızca binaları değil; bu yıkımı yaratan siyasal ve ekonomik anlayışı da sorgulamaktan geçmektedir. Afetlere karşı gerçek bir hazırlık; ranttan değil kamudan, piyasadan değil bilimden, geçici çözümlerden değil kamusal, laik, bilimsel, cinsiyet eşitlikçi ve anadilinde eğitim anlayışından geçer. Çocukların geleceği, sermayenin kâr hesaplarına feda edilemez. - HABER : MAVİ DİDİM GAZETESİ




