Yayılmacı devletler, yabancı toprakları işgal eder, halklarını devşirir, kendisine benzeştirir, bir de bunu milliyetçilik, ulusalcılık soslarına bulaştırır; gün gelir sen ne olduğunu, nereden geldiğini, dilini, dinini unutur asimile olursun. Kraldan çok kralcı olmak deyimindeki gibi gerçek kimliğinden daha çok dönüştürüldüğün, devşirildiğin kimliği savunursun, o kimliğin tarihteki başarılarıyla avunursun. Daha önceleri "Osmanlıyız, pek namlıyız" diyen soyun, sana da "Ne Mutlu Türküm Diyene" ilkesiyle yaşamayı öğretir, resmi ideolojinin etkisiyle...

Asimilasyon ya da Türkçesi "kültürel eritme" iliklere, benliklere işlenir; böylece diller unutturulur, giysiler değiştirilir, inançlardan geri dönülür. Gün gelir hiç kimse “Ben asimilasyona uğradım” demez. Dahası aile büyükleri kıvançla “Çocuklarıma yalnızca Türkçe öğrettim.” ya da "Biz kiliseye değil camiye gidiyoruz" ve de "Bu toplumun gelenek ve göreneklerini öğreniyoruz" benzeri açıklamalar yaparlar ki benim aile geçmişimde hep bu gerçekler var. Hiç kuşkusuz bu ülkede yaşayan pek çok yurttaşın da geçmişi pek başka değildir, değil mi? Çünkü bizler Türk Ulusu olarak "üç anakaraya yayılmış" Osmanlı İmparatorluğu'nun ardılıyız. Hiç kuşkusuz bu ülke ulusunun yarısından çoğu asimile oldu, dönüştü, benzeşti, aynı teknede yoğruldu, bu ülkenin hamurunda bir tad, bir lezzet, bir ortak doku, bir ortak payda oluşturdu. Ülkemizin kurucusu büyük önderimiz Kemal Atatürk de bu ulusa şöyle buyurdu:

-NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE !

Dolayısıyla bizler de bu ilkeyle; 103 yıllık Cumhuriyet Devleti yönetiminde ayrışmadan, bölüşmeden, ulus kimliğinden ödün vermeden yaşadık.

Oysa bugün yalnızca bizim için değil, tüm ulus devletlere ve ulusalcı kimliklere yönelik sinsi bir tehlike, sinsi bir saldırı var. Çünkü içinde bulunduğumuz dijital çağla birlikte; asimilasyon dönemi bitti, simülasyon dönüşüm ya da Türkçesi ile "dijital ve yapay dönüşüm" dönemi başladı, bu süreçte insanın varlığına, benliğine, belki de son aşamada yok oluşuna yönelik bir saldırı var.

Çünkü bu çağda gerçek ve gerçeklik yok; yapaylık var, sahtelik var, fake var. Senin yerine yazan, konuşan, okuyan YAPAY ZEKA var. Senin yerine şiir yazan, senin yerine duruşmada dava kazanan, senin yerine ürün tanıtan sanal influencer, seni senden daha güzel gösteren sosyal medya filtreleri var, var da var.

Senin yerine üretim bandında vidaları sıkan, senin yerine kargo dağıtan, senin yerine dans eden ya da dövüşen yapay zeka donanımlı robotlar var. Yetmedi; yalnız kalpler için sevgililer, eşler bile var.

Her şey olağanüstü, güzel, pürüzsüz, sorunsuz tamam da ey insan soyu; sen var mısın sen? Sen neredesin ya da var mısın, yok musun? Bunca değişim, dönüşüm, gelişim sürecinde sen insan soyu; aç mısın, tok musun? Bu simülasyon düzeninde kendini, varlığını, var oluşunu hiç sorguluyor musun? Simüle edilmiş hiç bir şey gerçek değildir, bunlar sahte, bunlar fake ve filtrelerden süzülmüş bu görüntüdeki ben değilim diye hiç düşünüyor musun?

Tam burada sana sorsam; gerçekte “sen” kimsin? Gerçek olan kim; asimile olmuş benliğin mi yoksa simüle edilen uygulaman mı?

Gerçek şu ki asimilasyon seni “başkasına” benzetti ama simülasyon senin “yerini aldı.”

Asimilasyon seni yavaşça dönüştürdü, ama simülasyon seni kopyalayıp sildi. Asimilasyon seni konforlu bir yabancıya çevirdi, ama simülasyon seni, tanıyamadığın bir görsele dönüştürdü. Ve sen belki de ancak şimdi gerek duydun "Ben kimim?" sorusunu sormaya, ancak bugün vardın neleri yitirdiğinin ayırdına?

Ben neyim, nereden geldim, neden değiştirildim, dönüştürüldüm bile diyemeden dijital çağla birlikte simülasyona uğruyorsun, giderek sahte, yalan, fake görsellerin öne çıkarken belki de sen yok oluşa sürükleniyorsun. Belki de bu nedenle simülasyona kızıyor, asimilasyona susuyorsun.

Çünkü simülasyon aynadır ve o aynaya baktığımızda, kendi benliğimizin çoktandır ne kadar çok başkasına benzediğini görüyoruz. Geleceğimize ilişkin kaygılar duyuyoruz, çünkü benliğimizi yitiriyoruz, belki bilincimizi, insanca irademizi de yitireceğimiz günlere yaklaşıyoruz, belki de korkularımızla, endişelerimizle öfkelerimizle daha da çok yıpranıyoruz.

Dijital çağ; bilinmezlikleriyle kim bilir daha nelere gebe, bilemiyoruz?

Ey insan soyu; acaba biz nerelere sürükleniyoruz?

Bu dijital simülasyon yalnızca bireyi değil, toplumun sinir uçlarını da felç ediyor. Yapaylığın, sahteliğin ve "fake" içeriklerin içinde boğulan insan, kendi gerçekliğinden koptukça çevresine karşı da körleşiyor.

İşte asıl tehlike burada başlıyor. Çünkü bizler dijital yansılardaki filtreli dünyalarımızda, yapay zekanın konforlu kucağında hipnotize edilmişken; birileri bu derin uykumuzu fırsat bilip sinsi planlarını devreye sokuyor.

Biz simülasyona uğrayıp benliğimizi yitirirken, dışarıda birileri "federasyon" çığlıkları atıyor. Kimliğimiz dijital kodlar arasında buharlaşırken, ülkenin birliği ve bu ulusun dirliği paramparça edilmeye çalışılıyor. Acaba olanları görüp, olabilecekleri öngörüyor muyuz?