Son yıllarda siyaset kuramcısı Hannah Arendt yeniden anlam kazandı, yeniden çok okunuyor. Nazi Almanyası’ndan kaçmak zorunda kalan ve totalitarizm üzerine geliştirdiği çözümlemelerle 20. yüzyıl siyasal düşüncesinin önemli adlarından biri olan Arendt; dünyanın yeniden demokratik gerileme, otoriterleşme ve güçlü lider tartışmalarıyla karşı karşıya kaldığı günümüzde bir kez daha gündemde.
Örneğin Hannah Arendt’in¹ Totalitarizmin Kaynakları adlı yapıtında “Totaliter Örgütlenme” başlığı altında yaptığı çözümleme, yalnızca totaliter rejimleri anlamak için değil; lider merkezli, kişiselleşmiş ve giderek iliberalleşen siyasal yapılardaki iktidar ilişkilerini çözümlemek bakımından da önemli ipuçları sunuyor.
Ve Arendt'in bu çalışmasında ilgimi çeken başka bir şey daha var:
Arendt’in tarif ettiği örgütsel sadakat ve güç ilişkilerinin bazıları, totaliter olmayan ama lider merkezli siyasal yapılarda da çalışabilir mi?
Soruyu biraz daha açık sorayım:
İktidar çevresindeki insanlar lidere mi sadıktır, yoksa liderin temsil ettiği güce mi?
İşte sorun burada başlıyor.
Arendt’in çözümlemesinde öne çıkan, totaliter örgütlenmenin üst kademelerine çıkıldıkça ideolojik körlüğün azalabilmesidir. Sistemin içindeki herkes propaganda söylemine gerçekten inanmak zorunda değildir. Dahası yöneticiler, liderin söylediği bazı sözlerin gerçekle örtüşmediğinin pekâlâ farkında olabilirler.
Ama bu farkındalık onları sistemden koparmaya yetmez.
Çünkü onların siyasal varlıkları, kariyerleri, makamları, ayrıcalıkları ve gelecekleri liderin iktidarını sürdürebilmesine bağlıdır.
Başka bir deyişle sorun inançtan çok bağımlılıktır; bu bağımlılık giderek biata dönüşen bir sadakat ilişkisi de üretebilir.
Bir insan liderin yanılmaz olduğuna inanmayabilir. Ama liderin yenilmez olduğuna inanabilir ya da daha doğrusu, liderin yenilmez kalmasının kendi geleceği açısından zorunlu olduğunu düşünebilir.
İşte Türkiye bakımından üzerinde durmaya değer olan da budur.
Yirmi yılı aşan bir iktidar sürecinde yalnızca bir siyasal parti ya da bir lider ortaya çıkmadı. Bu süreçte o iktidarın çevresinde siyaset, bürokrasi, sermaye, medya ve çeşitli çıkar ağlarından oluşan geniş bir ekosistem oluştu.
Böyle sistemlerde lidere bağlılık ile güce bağlılık birbirinden kolay kolay ayrılamaz.
Çünkü lider artık yalnız bir insan değildir. Makam dağıtır. Statü dağıtır. Kaynak dağıtır. Koruma sağlar. Gelecek vaat eder. Dolayısıyla lider güçlü olduğu sürece çevresindeki herkes son derece sadık görünebilir.
Ama burada önemli bir yanılgıya düşmemek gerekir; kalabalık bir çevre, aynı anda derin bir sadakat anlamına gelmez.
Bazen tam tersine, gücün çekim alanının büyüklüğünü gösterir.
Bu nedenle gerçek sadakat testi lider güçlü iken yapılmaz; güç zayıfladığında yapılır.
İşte benim merak ettiğim tam da bu durumdur.
Örneğin siyasal iklim değişirse ne olur?
Bahar mı gelir, kara kış mı çöker; onu değişen koşullar gösterir.
Varsayalım ki yıllar boyunca “neredeyse tapınılan”, vazgeçilmez, alternatifsiz ve yenilmez bir kült lider konumuna getirilen tek adam artık siyasal sistemin merkezinde olmazsa; işte o koşullarda acaba çevresindekiler ne yapar?
Sudan çıkmış balığa mı dönerler?
Çünkü yıllardır kendi başlarına karar almamış, sürekli “lider ne der?” diye düşünmüş, inisiyatif kullanmayı unutmuş olabilirler.
Yoksa içlerinden bazıları derin bir nefes alıp:
“Oh be, kurtulduk dalkavukluk yapmaktan!”
mı derler?
Belki de o çevrede yer alanların yıllarca söyledikleri övgülerin ne kadarının gerçek inanç, ne kadarının siyasal zorunluluk olduğunu o gün geldiğinde öğreneceğiz.
Bu arada bir başka grup ise hiç beklemeden yeni güç merkezini aramaya başlayabilir.
Çünkü onların sadakati kişiye değil, iktidarın kendisinedir. Halk arasında bunlara “kimin arabasına binerse onun türküsünü söyleyenler” denir.
Dün bir liderin çevresinde dizilmiş olanlar, ertesi gün yeni güç odağının çevresinde aynı hızla yeniden sıralanabilirler.
İşte burada lider kültü ile iktidar kültürü arasındaki fark ortaya çıkar.
Lidere gerçekten bağlı olanlar güç kaybında da yanında kalırlar.
Lidere bağımlı olanlar, kendi varlıklarını sürdürebildikleri sürece kalırlar.
Güce bağlı olanlar ise güç merkezinin değiştiğini hissettikleri anda yön değiştirirler.
Bu yüzden uzun süreli kişiselleşmiş iktidarların son dönemlerini yalnız lider üzerinden okumak yeterli olmaz; gerçekte bakılması gereken yer çoğunlukla liderin çevresidir.
Kim sessizleşiyor?
Kim yavaş yavaş uzaklaşıyor?
Kim daha çok övgü yapmaya başlıyor?
Kim kendisini geleceğin siyasal denklemine hazırlıyor?
Kim geçmişte söylediklerini yeniden yorumluyor?
Kim “Ben zaten hep farklı düşünüyordum” demeye başlıyor?
Siyasal iklim değiştiğinde bunların hepsi önem kazanır.
Çünkü güç ilişkilerinde mevsimler vardır; kışın birbirine sokulanlar, bahar geldiğinde birbirlerine gerçekten bağlı olmadıklarının ayırdına varabilirler.
İşte burada Alman sosyolog Max Weber’in karizmatik otorite kavramı da Arendt’in çözümlemesiyle buluşuyor.
Karizmatik liderlik kişiye olağanüstü özellikler atfeder. Lider yalnızca yönetici değildir; kurtarıcıdır, kurucudur, milletin kaderidir, onsuz sistemin çökeceği düşünülen kişidir.
Ama karizmatik otoritenin temel sorunu sürekliliktir.
Lider çekildiğinde karizma ne olacak?
Kurumsallaşabilecek mi?
Partiye mi aktarılacak?
Yeni bir lidere mi devredilecek?
Yoksa sistem parçalanacak mı?
Böylece sorun yalnızca liderin gitmesi değildir; burada sorun liderin çevresinde oluşmuş bağımlılık düzeninin lider olmadan da yaşayıp yaşayamayacağıdır.
Türkiye açısından da üzerinde düşünülmesi gereken soru işte budur.
Çünkü kişiselleşmiş iktidarlar çok güçlü görünürken aynı anda kurumsal olarak kırılgan olabilirler.
Her kararın merkezde toplandığı sistemlerde, merkez ortadan kalktığında geriye güçlü kurumlar değil, birbirleriyle yarışan güç odakları kalabilir.
Dolayısıyla Arendt’in bize sordurduğu soru “Bu lider totaliter midir?” sorusu değildir.
Çok daha ilginç bir sorudur:
Bugün lidere sadık görünen insanlar gerçekten lidere mi sadıktırlar, yoksa onun elinde tuttuğu iktidara mı?
Ve bundan daha da rahatsız edici başka bir soru çıkar:
Lider artık iktidarın kaynağı olmaktan çıktığında, bugün gördüğümüz sadakatin ne kadarı ayakta kalacaktır?
Belki bazıları gerçekten sudan çıkmış balığa dönecek.
Belki bazıları eski düzeni özleyecek.
Belki bazıları bir gecede yeni merkezin en ateşli savunucusuna dönüşecek.
Belki de bazıları yıllarca sustukları bütün sözleri birden söylemeye başlayacak:
“Ben aslında böyle düşünmüyordum.”
“Bize de baskı yapılıyordu.”
“Başka türlü davranamazdık.”
“Biz de sistemin içindeydik.”
Tarih böyle sözlere çok kez tanık oldu.
O nedenle siyasal iktidarları yalnızca liderlere bakarak anlamaya çalışmak yetmez.
Bazen gerçek öykü, liderin arkasında alkışlayanların yüzündedir.
Ve belki de bir rejimin gerçek doğası, lider en güçlü olduğu günlerde değil; siyasal iklim değişip alkışlar kesildiğinde daha açık görülür.
İşte o gün şu sorunun yanıtını da öğreniriz:
Gerçekten o insanlar lidere mi inanıyorlardı, yoksa yalnızca güce mi tapıyorlardı?
¹ Hannah Arendt (1906–1975): Alman-Yahudi kökenli siyaset kuramcısı ve düşünür. Nazi Almanyası’ndan kaçtıktan sonra ABD’ye yerleşen Arendt, özellikle totalitarizm, iktidar, şiddet, özgürlük, siyasal eylem ve modern toplum üzerine çalışmalarıyla 20. yüzyıl siyasal düşüncesinin en etkili isimlerinden biri oldu. 1951’de yayımlanan The Origins of Totalitarianism (Totalitarizmin Kaynakları) adlı eserinde antisemitizm, emperyalizm ve totalitarizmin tarihsel ve siyasal kökenlerini inceleyerek Nazi Almanyası ile Stalin dönemi Sovyetler Birliği’ni karşılaştırmalı biçimde çözümledi. Arendt’in İnsanlık Durumu (The Human Condition, 1958), Eichmann Kudüs’te (Eichmann in Jerusalem, 1963) ve Şiddet Üzerine (On Violence, 1970) adlı çalışmaları da siyaset kuramının temel eserleri arasında kabul edilir.