Dünlerde cinsi latifler vardı.
Hani şu zarif, narin, ince ruhlu, olabildiğince suskun ve az konuşan kadınlar...
Sonra devir değişti; cinsi latiflerin yerini silikonlu dilberler aldı. Kadın yine kadındı elbette; yalnız biraz daha parlak, biraz daha gergin, biraz daha piyasaya uygun biçime getirilmişti.
Yaşanılan dönemin ruhu ne istiyorsa kadın da ona benzetiliyordu.
Bir dönemde şiirin içine yerleştirildi.
Sonra vitrinin önüne kondu.
Şimdi de ekranın içine sıkıştırıldı ve en sonunda karşımıza simülatifler çıktı.
Ne tam kadın, ne tam hayal.
Ne gerçek, ne masal.
Ne beden, ne ruh.
Bir çeşit dijital huri.
Erkek hayal gücü de sonunda rahatladı.
Çünkü bu kadın; yaşlanmıyor, erkeğin isteklerine karşı çıkmıyor. Baş ağrısı yok. Hesap sormuyor ve en önemlisi de yaşanan ilişki sürecinde “Biz neyiz şimdi?” diyerek erkeği bağlılığa zorlamıyor.
Üstelik yeni sürümlerle güncelleme de alıyor.
Daha ne olsun?
Ozan “İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar” demiş.
Doğru demiş de, insan hep kendi hayaliyle mi yaşıyor acaba?
Bazen de başkasının hayaline hapsediliyor ki kadın bunun en eski örneği...
Ona; önce latif dediler. Sonra dilber dediler. Şimdi simülatif diyorlar.
Adı değişiyor, ama yazgısı pek değişmiyor.
Bakılan, biçilen, beğenilen, beğenilmeyen, süslenen, pazarlanan, tasarlanan, filtrelenen, gençleştirilen, susturulan kadın...
Oysa o; bütün bunların ortasında usanmadan ve utanmadan yalnızca kendi adıyla çağrılmayı bekleyen bir insan.
Çünkü sorun yalnızca güzellik değil, sorun kadının kimin hayalinde yaşadığı.
Erkeğin mi?
Piyasanın mı?
Algoritmanın mı?
Kendi aklının mı?
İşte bütün kavga burada.
Dünlerde cinsi latifler, sonra silikonlu dilberler derken, şimdi de simülatifler...
Üstelik ne tuhaf bir dil oyunu bu!
Latif ile simülatif arasında anlam akrabalığı yok; yalnızca bir ses yakınlığı var. Ama o ses yakınlığının içinde koskoca bir düşünce tarihi saklı.
Dün kadını zarafetle tanımlayan akıl, bugün onu teknolojiyle yeniden tasarlıyor.
Sözcükler birbirine benziyor, çağlar değişiyor, ama kadına biçilen rol bir türlü değişmiyor.
Demek ki sorun sözcüklerin sesinde değil, o sözcükleri üreten düşüncede...
İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar demiş ozan.
Ama bu oyunu bozan kadın bugün başkalarının hayalinde figüran değil; kendi hayatında başrol olmak istiyor.