Taşan Deniz mi Yoksa Doğanın Öfkesi mi?

ilmelisiniz ki deniz taşmadı, yalnızca kendisinden çalınanları peşine düştü.

Televizyon yansılarında da hep aynı sözler:

Yıllarca aynı oyunu oynadınız ve dediniz ki “Deniz biraz geri çekilmiş, şu kıyıda kullanılmayan alan var, doldururuz, üstüne de güzel bir site dikeriz.” ya da “Buraya yürüyüş yolu yapalım ama şöyle geniş olsun, bir de yanına kafeler… Nasıl olsa deniz konuşmaz.” sorumsuzluğuyla yetmedi ve doymadınız “İstanbul’da Boğaz kıyısında, İzmir’de Bostanlı’da, Ege sahillerinde bir iki kamyon hafriyatla şahane ‘kazanılmış’ alan yaratırız. Metrekareler büyüdükçe kazancımız da büyür.” diye iştiha ile ellerinizi ovuşturdunuz.

Doğal kıyı şeridini yok ettiniz, adına “rekreasyon alanı” dediniz. Sulak alanları doldurdunuz, “imar planı revizyonu” diye süslediniz.

Ve siz olan bitenin nedenini araştırmaksızın; yağan yağmuru, esen lodosu gerekçe gösterip “deniz taştı” diyorsunuz.

uyun içinde yan yatmış, yarısı gömülmüş konutları...

O konutlar da boşluğa yapılmadı. Ama onların da altındaki zemin, geçmişte denizdi, sorumsuzca o yerleri denizden çaldınız ya doldurulmuş alan, ya alüvyonlu zayıf kıyı toprağı, ya da aklınca kurnazlık peşinde koşanların “idare eder” dediği riskli bölgelerde düşüncesizce yerleştiniz.

Hiç kuşkusuz "iklim krizi" bir gerçek... Evet, bu krizin olumsuz dışsallıkları sonucunda deniz seviyesi yükseliyor. Evet, sıcak dalgaları, ani fırtınalar, ekstrem hava olayları artıyor. Ama bir konuyu özellikle ayırmak gerekiyor ki o da bu dalgaların konutlarınıza kadar gelmesinin nedeni yalnızca iklim krizi değil; sizin yalnızca kasanıza girecek paraları düşünmeniz nedeniyle denizin doğal yapısında açtığınız yaraları “ sanki hiçbir sorun yokmuş” gibi görmezden gelmeniz... Çünkü sizler neler yapmadınız ki denizlere? Kıyı çizgisini geri çekip haritada yeniden çizdiniz. Dalgakıranlarla, dolgu alanlarıyla, beton kıyı duvarlarıyla denizin doğal hareketini değiştirdiniz. Her kıyı parçasını “arsa potansiyeli” olarak gördünüz, amacınız yalnızca rant sağlamak oldu.

Bugün de bu yanlışlara izin veren, imar planlarını onaylayan yetkili, yetkisiz kişi ve kurumlar aynı insanlar, aynı kurumlar "ama yaşanan olumsuzlukların suçlusu olduklarını görmezden gelip" günah keçisi olarak iklim krizini gerekçe gösteriyorlar. Kamu yararı yerine, özel yaralarını düşünüp, yanlış kararlar aldıklarına ilişkin suçlarının üstünü "iklim krizi sorununu ileri sürüp" örtmeye çalışırken “Çok büyük felaket, inanılmaz bir doğa olayıyla karşı karşıyayız” diye yaygara koparıyorlar.

Deniz kendi yerinde duruyordu. Kıyı ekosistemleri, dalga yönetimi, akıntı yolları, kıyı kumulları, hepsinin bir dengesi vardı. Siz bu dengeyi, “biraz daha dolgu”, “biraz daha sahil bandı”, “biraz daha manzaralı konut” uğruna bozdunuz.

“Beni haritadan silmeye kalkarsan, ben de senin çizdiğin bütün o planları geri silerim.” diyor denizin sesi...

Ve baktığında bulduğu manzara şu: Denizin doğal kıyı şeridine uzak durması gereken yerleşimler, tersine denize doğru yürümüş; kıyı, kumsal plaj olması gerekirken site olmuş; kamusal alan, özel mülkiyete dönmüş.

“Kıyılar halkındır, doldurulamaz, yapılaşmaya açılamaz, kamuya açık olmalıdır” diye yazar.

Tam burada kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: “Biz bu kıyılarda gerçekten felaket mi yaşıyoruz, yoksa doğa, yıllardır görmezden geldiğimiz gerçeği yüzümüze mi vuruyor?”

Belki de bu görüntüler “doğal afet”ten çok, “insan yapımı afet tasarımı”nın sonuçlarıdır.

eniz kapınıza dayanmışken ona “pardon” demek olanaklı mı?

ıyı dolgu projelerini durdurmak, var olan sorunlu, riskli yapılaşmayı dürüstçe belirlemek, yeni imar planlarında denizin hakkını, kıyı ekosisteminin sınırını tanımak, beton yerine doğayla uyumlu, geri çekilen, tampon alanlar oluşturan bir yaklaşımı benimsemek çok daha doğru kararlar olmaz mı?

eniz gerçekten “taştığı” için mi orada, yoksa siz yıllardır onun alanına sızdığınız, saldırdığınız için mi kapınızın önünde?