Şimdi… Bu satırları okumaya kalkan birileri, “saçmayı didiklemenin
saçma olduğunu ileri sürüp, klavyenin del tuşuna basıp, bir başka
saçmalığın içine dalabilir.
Ama bu satırları karalamaya çalışan bendeniz için, “kazın ayağı hiç de
öyle değil…”
Yani;
“Mizah, gerçeğin tam anlamı ile kavranmasından doğar,” diyor ünlü bir
düşünür…
Ve devam ediyor: “Gerçeği anlamaya başladığınızda, gülümsemeye
başlarsınız…”
Mizah, kendi gerçeğimizle nesnel gerçekliğin karşılaşmasından meydana
gelen şaşkınlıktan oluşur…
“Saçma”nın soykırımıdır bu… İşte mesele!
Zaten… Saçma ile hem-hal olmadan [gerçek anlamda] yaşayamazsınız.
Saçmanın derinliğinde yüzebilmek, insanın ulaşabileceği [en] üst düzey
bir seviye yani yüksekliktir.
Zihnimizle gülümser, ruhumuzla anlarız.
Beyin ise, sadece karşılaştırır, biriktirir ve can sıkar…
Böyle bir bütünlük içinde aklın egemenliğini, yaşamınızın pusulası
kılabiliyorsanız, geriye bir tek zamanı doğru kullanmak kalıyor…
Doğruyu ulu-orta söylemek yetmez; çünkü gerçeğin zamanlama becerisine
ihtiyacı vardır.
Ayrıca… Gerçek tektir; tekrarlanamaz, bölünüp ufalanamaz!
Ve geldiğimiz zeminde bir kez daha yineliyoruz:
- Yazmak, lafazanlık değildir!
Peki o zaman bu satırlar niçin ısrarla karalanıyor?..
Bunun da hesabını vermek gerek…
Çünkü umutlandığım, umutlandıkça yakınlık duyduğum, yakınlık duydukça
sevdiğim ve zaman geçtikçe [maalesef] az-biraz eskittiğim bazı insan
kardeşlerimin yapıp ettiklerini ve hele hele yazdıklarını okuyunca bir
hüzün kaplıyor içimi…
- Bu hüzün kapkara bir umutsuzluğun içine doğru iteliyor
tümcelerimi.
- Sonra gökyüzü, deniz, İstanbullu şoför Ahmet, canım ciğerim işçi
Kerim ve Kartallı Kazım geliyor aklıma…
Yine sonra… Saçmanın ta kendisine ulaşıyor ve …Tir-Tir serinliyorum.
İşte tam da o anda ince cılız bir gülümseme yapışıyor yanaklarımın iki
kenarına.
- Kah/Gidi-Kah/Kah, diyorum kendimin kendisine.
Vaa.. mı bunun başka bir izah tarzı?