Bugün küresel ölçekte baktığımızda paylaşım sorunu, zamanın akışı içinde daha da görünür hale geliyor. Ekonomik eşitsizlikler, teknolojik dönüşümler ve ekolojik krizler, zamanın her gün yeniden adaletsiz biçimde paylaştırıldığının göstergesi olarak karşımıza çıkıyor.
Ekonomi: Zengin ile yoksul arasındaki uçurum, zamanla kapanmak yerine büyüyor. Bir kesim için zaman, sermayenin katlanarak çoğaldığı bir fırsat; diğerleri için ise borçların ve güvencesizliğin derinleştiği bir yük.
Ekoloji: İklim krizinin yükü adil paylaşılmıyor. Sanayileşmiş ülkeler geçmişteki zamanın kaynaklarını tüketirken, bugün yoksul toplumlar felaketlerin bedelini ödüyor. Zamanın akışı burada bir adalet sorunu olarak karşımıza çıkıyor: gelecek kuşakların hakkı bugün de tüketiliyor.
Teknoloji: Dijital çağda bilgi ve erişim imkânları eşit dağılmıyor. Bir kesim için zaman, hız ve verimlilikle çoğalan bir avantaj; diğerleri için ise dışlanma ve görünmezlik. Zamanın teknolojik hızlanışı, eşitsizlikleri daha da keskinleştiriyor.
Göç ve toplumsal hareketlilik: Zaman, bazıları için sınırların kolayca aşılabildiği bir akış; diğerleri için ise bekleme, dışlanma ve belirsizlik. Mülteciler için zaman, çoğu kez bir bekleyiş ve belirsizliktir; güçlü devletler içinse zaman, güvenlik politikalarının sürekliliğidir.
Sonuçta günümüz dünyasında zaman, yalnızca bir ölçüm değil, aynı zamanda bir mücadele alanı. Adil paylaşımın olmadığı yerde zaman, eşitsizlikleri yeniden üretir. Adil paylaşımın olduğu yerde ise zaman, ortak geleceğin inşasına hizmet eder. Ortak zaman bünyesinde birlik, beraberli, dayanışma, güven ve özgüven barındırır. Zamanın adaletle buluşmadığı yerde gelecek, bugünden çalınmış olur. Adil paylaşım, zamanı bir yük olmaktan çıkarıp ortak bir armağan haline getirebilir. Yani, insan onuruna yaraşır adil bir paylaşım. İnsan onuru, yaşam döngüsünün en pırıltılı halkasıdır. Farkındalık, farklılığı yaşamın olmazsa olmazı olarak gördüğü zaman; zamanın anlam ve önemi bir kat daha artar.
Sonuç olarak zaman, kendi akışında tarafsızdır; fakat toplumsal düzenler içinde eşitsizlikleri yeniden üretme ya da dönüştürme işlevi kazanır. Ekonomik uçurumlar, ekolojik krizler, teknolojik hızlanış ve göç hareketleri, zamanın adaletle buluşmadığında nasıl bir yük haline geldiğini gösterir. Bu bağlamda zaman, yalnızca bireysel yaşamların ölçüsü değil, aynı zamanda toplumsal ilişkilerin niteliğini sınayan bir çerçevedir.
Adil paylaşımın olmadığı toplumlarda zaman, eşitsizliklerin kalıcılaşmasına hizmet eder; adil paylaşımın sağlandığı toplumlarda ise zaman, ortak geleceğin inşasına katkı sunar. Dolayısıyla günümüz dünyasında temel mesele, zamanın akışını değiştirmek değil, onun içinde kurulan paylaşım ilişkilerini dönüştürmektir. Zamanın kendisi tarafsızdır; fakat insanlar için zamanın anlamı, adaletin varlığına ya da yokluğuna bağlıdır.
Bu nedenle toplumsal mücadelelerin en kritik sorusu şudur: Zamanı nasıl yaşayacağız? Bir yük olarak mı, yoksa ortak bir armağan olarak mı? Bu noktada birlikte yaşama iradesi ve istemi devreye girmektedir. Bu bilinci en anlamlı olarak sarmalayan yapılanma millet olgusudur. Millet olgusu, insani gelişimin göstergesidir. Millet olma bilinci kendi dışındaki farklı oluşumları olağan karşılar ki; bu barışın göndere çekilişidir…