Ne yazık ki yaşadığımız çağda, insan denen bu oluşumu "kusursuzlaştırma” çabası, kadim bir rüyanın dijital bir kabusa dönüşmüş biçimiyle karşı karşıyayız. Francis Bacon’ın “Yeni Atlantis”indeki bilimle donatılmış ütopyasından, bugünün *İnsanlık 2.0* ya da *İnsanlık 5.0* vizyonlarına uzanan bu çizgi, son aşamada insanı bir yazılım sürümü gibi gören bir mantığa evrilmiştir. Bu mantıkta insan güncellenir, düzeltilir, yanlışlarından ve yanılgılarından “arındırılır” ve optimize edilir. Günümüzde işte bu düşünceyi savunan Ray Kurzweil gibi vizyonerler; biyolojik sınırlarımızı aşan bir devrimi müjdelerken temelde insanlık tarihinin belki de en eski tutkusunu, “ölümsüz ve kusursuz olma” arzusunu, silikon ve algoritma diliyle yeniden düzenliyor.
Oysa dijital çağın düşünürü Ray Kurzweil'in "İnsanlık 5.0" görüşü; bireyi akıllı sistemlere entegre edilen, duygularından “arındırılmış” ya da optimize edilmiş bir veri birimine dönüştürüyor. Bu tasavvurun altında yatan tehlikeli öngörü şudur:
Böylesi koşullarda karşıt seçeneğimiz nedir? Hiç kuşkusuz teknolojiyi tümüyle reddetmek değil elbette... Sorun teknolojinin kendisinde değil; onun dayattığı "insan tanımının yoksullaşmasında" olduğunu söyleyebiliriz. Bazıları “insanı yeniden tanımlamalıyız” diyor. Ancak bu tanımı yapay zekânın sınırları içinde yapmak, insanı eksiltmekten başka bir şey değildir. İnsan; yalnızca hesaplayan değil, hisseden ve yalnızca doğruyu bulan değil, yanılarak doğruyu arayan ve de yalnızca verimli olan değil, anlam peşinde koşan bir varlıktır.
Bu bağlamda anımsamamız gereken Aristoteles’in "aretê" olarak tanımladığı "erdem" kavramı; bir makine işleyişi değil, karakter terbiyesidir. Dijital çağda bu terbiyenin adı belki de "dijital ölçülülük" olmalıdır. Bir başka anlatımla; teknolojiyi kullanırken insana özgü değerlerimizi koruma, algoritmaların ötesinde bir etik sorumluluk geliştirme ve yanlışlarımızdan, yanılgılarımızdan ders alan bir bilgeliği yeniden keşfetme becerisidir.
Nietzsche’nin deyimiyle “henüz tamamlanmamış köprü” üzerinde yürüme cesaretimizdir. Elbette ki insan; bir sistem ürünü değildir ve insanlık da bir sürüm güncellemesiyle dönüştürülemez.
Belki de bize düşen bu “yontulmamış taşları” ya da daha anlaşılır bir dille kendimizi ve birbirimizi; sabırla, özenle ve saygıyla biçimlendirmektir. Onları kusursuz bir heykele değil, kendi özgün ve doğal güzelliklerini ortaya çıkaracak bir sanat eserine dönüştürmektir.
Çünkü onurlu ve doğal bir kusur, yapay bir kusursuzluktan çok daha insancıldır. Ve ancak kusurlarımızla barıştığımızda, gerçek anlamda ilerleyebileceğimiz o köprüyü inşa etmeye başlayabiliriz.