Bir bedende hangi organ işlevsel olarak daha gerekli, hangisi sıradandır sorusuna yanıt
verebilmek için, organların işlevlerini bilmek gerekir. Buna karşın, bazı organlar öne
geçebilir. Konuşma olgusu, iletişimde bir sıçramadır. Bir organ öne çıkınca, ötekiler geride
kalır veya körelebilir. Konuşmak, doğrudan iletimin en büyük kazancı, dolaylı iletiminde en
büyük kaybıdır. Görsel ve algısal iletim, konuşmaya bağlı iletim arttıkça körelir. Görsele ve
algıya yüklenen fonksiyon, sesli iletişimle ters orantılıdır. Yazı konuşmanın simgelerle
sürdürülmesidir. Düşünme yaratıcı, değiştirip dönüştürücü bir güce sahiptir. Algı ise, savunma
temelli bir varlık sürdürüm güvencesidir. Varlık sürdürme yaşamı güvenceye alır. Düşünme ve
algı birlikteliği yaşam kalitesini yükseltirken, olasılık evrenini küçültür. Yaşama pozitif
yaklaşan bir birey mantık dışı dayatmalarla karşılaşınca algılarını devreye sokar. Savunma
temelli algı anı kavrayacağı gibi; geleceği görerek çok daha güçlü bir gerçekliği algılayabilir.
Düşünce geleceğin bir anı ile kesişirse, şimdilerde geleceği görme varsayımı tartışılabilir.
Doğadaki tüm yoğunlaşmalar sıradanları aşan güçlü odakların oluşmasıyla sonuçlanabilir.
Yoğunlaştırmalar şimdilik yıkıcılığın (atom ve lazer silahı) hizmetindedir. Yoğunlaşmaları
yaratan düşüncedir. Düşünsel temelli yoğunlaşmalar gelecekte yaşamın ve doğanın hizmetine
girebilir. Algı ve düşünme çatışması yerini uzlaşıya bıraktığında; Aşık Veysel’in vurguladığı
gibi, kurtla kuzu birlikteliği yaşama geçirilmiş olur! Bu olgu tüm varlıkların bir arada, barış
içinde varlığını sürdürmesine olanaklar sunar.
İnsan bedeninde her organın işlevi, yaşamın sürdürülmesi açısından farklı derecelerde önem
taşır. Ancak bazı organlar, yalnızca biyolojik değil, kültürel ve toplumsal işlevleriyle de öne
çıkar. Konuşma organları bu bağlamda sıradan bir biyolojik işlevin ötesine geçerek, iletişimde
bir sıçrama noktası oluşturur. Konuşma, doğrudan iletimin en büyük kazanımıdır; fakat aynı
zamanda dolaylı iletimin, yani görsel ve algısal aktarımın körelmesine yol açabilecek bir
kayıptır. Bu nedenle konuşma hem bir ilerleme hem de bir sınırlama olarak değerlendirilebilir.
Konuşma, sesli iletişimin hâkimiyetini kurarken görsel ve algısal kanalları geri plana iter. Yazı
ise konuşmanın simgesel bir uzantısıdır; düşüncenin kalıcı hale getirilmiş biçimidir. Düşünme
yaratıcı ve dönüştürücü bir güçken, algı daha çok savunma temelli bir varlık sürdürüm
mekanizmasıdır. Bu ikisinin birlikteliği yaşam kalitesini artırır, fakat aynı zamanda olasılık
evrenini daraltır. Çünkü düşünce geleceğe açılırken, algı şimdiyi ve güvenliği korumaya
odaklanır.
Yaşama pozitif yaklaşan birey, mantık dışı dayatmalarla karşılaştığında algılarını devreye
sokar. Algı yalnızca anı kavramakla kalmaz; geleceği öngörerek daha güçlü bir gerçeklik
algısı yaratabilir. Düşünce ile geleceğin bir anı kesiştiğinde, şimdide geleceği görme
varsayımı tartışmaya açılır. Bu tartışma, insanın hem bilişsel hem de varoluşsal sınırlarını
yeniden tanımlar.
Doğadaki tüm yoğunlaşmalar, sıradanı aşan güçlü odakların oluşumuyla sonuçlanır. Bugün bu
yoğunlaşmalar çoğunlukla yıkıcılığın hizmetindedir (atom ve lazer silahları gibi). Oysa
yoğunlaşmayı yaratan düşünce, gelecekte yaşamın ve doğanın hizmetine yönlendirilebilir.
Algı ve düşünme çatışması yerini uzlaşıya bıraktığında, Aşık Veysel’in metaforunda olduğu
gibi “kurtla kuzu birlikteliği” mümkün hale gelir. Bu birliktelik, tüm varlıkların barış içinde
bir arada yaşamasına olanak tanır.
1. Dilbilimsel Yaklaşımlar
Saussure ve yapısalcı dilbilim: Konuşmayı (parole) dilin (langue) bireysel kullanımı
olarak tanımlar. Burada konuşma, toplumsal bir sistemin bireysel edimiyle görünür
hale gelir.
Chomsky ve üretici dilbilgisi: Konuşma, zihinsel bir yetinin dışavurumudur. İnsan
zihninde var olan evrensel dil yetisi, konuşma aracılığıyla somutlaşır.
Pragmatik ve söylem analizleri: Konuşma yalnızca dilsel bir yapı değil, bağlam
içinde anlam kazanan bir eylemdir. İletişimsel işlevleri, güç ilişkilerini ve toplumsal
normları açığa çıkarır.
2. Felsefi Yaklaşımlar
Platon ve Aristoteles: Konuşma, düşüncenin dışavurumu ve logos’un toplumsal
dolaşımıdır. Aristoteles için konuşma, insanı “zoon politikon” yapan temel araçtır.
Heidegger: Dil, varlığın evidir; konuşma, insanın dünyada olma biçimini açığa çıkarır.
Habermas: İletişimsel eylem kuramında konuşma, rasyonel uzlaşının ve demokratik
toplumsallığın temelidir.
Foucault: Konuşma (söylem), iktidar ilişkilerinin üretildiği ve yeniden üretildiği bir
alandır.
3. Sosyolojik ve Psikolojik Yaklaşımlar
Mead ve sembolik etkileşimcilik: Konuşma, toplumsal benliğin oluşumunda merkezi
bir rol oynar.
Vygotsky: Konuşma, düşüncenin gelişiminde aracıdır; içsel konuşma ile dışsal
konuşma arasında dönüşüm vardır.
Psikanalitik perspektif: Konuşma, bilinçdışı süreçlerin açığa çıkmasına aracılık eder.
Freud için konuşma, terapi sürecinde “konuşma kürü”dür.
4. Teknolojik ve Kültürel Boyutlar
Yazı ve konuşma ilişkisi: Ong’un “Orality and Literacy” çalışması, sözlü kültürden
yazılı kültüre geçişin düşünce biçimlerini nasıl dönüştürdüğünü gösterir.
Dijital çağda konuşma: Sesli asistanlar, sosyal medya ve dijital iletişim, konuşmanın
doğasını yeniden tanımlamaktadır. Konuşma artık yalnızca yüz yüze değil, teknolojik
arayüzler üzerinden gerçekleşmektedir.
Dilbilimsel ve felsefi yaklaşımlar konuşmanın düşünceyle ilişkisini,
Sosyolojik ve psikolojik yaklaşımlar konuşmanın toplumsal ve bireysel işlevlerini,
Teknolojik yaklaşımlar ise konuşmanın dönüşen doğasını açıklıyor.
Böylece savımızı (konuşmanın hem ilerleme hem sınırlama olduğu, düşünce ve algı
savunmacı yönlerini aynı anda harekete geçirir. Konuşma, bu iki yönün kesişim noktasında
durur.
“Konuşma, düşüncenin kanadı, algının kalkanıdır; barışın dili, geleceğin anahtarıdır.”