Evim Neresi?

Odysseia; savaşlardan, canavarlardan, tanrıların öfkesinden ve kahramanlıklardan çok, yolculuğa, yolda olmaya, kaybolmaya ve insanın kendi kendisine durmadan aynı soruyu sormasına odaklanan bir anlatıydı:

Dönen kişi de giden kişi değildir.

aşka adalarda kalır. Güç, haz, merak ve unutma arasında savrulur.

Biraz da Odysseus’un kendisidir.

Bu yüzden destandaki en güçlü karakter bana göre ne Odysseus’tur ne de Telemakhos; Penelope’dir.

Penelope’nin karşısında ise belirsizlik…

Ama beklediğiniz insanın yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyorsanız, neye karşı direneceksiniz? Umutsuzluğa mı? Yalnızlığa mı? Çevrenizdekilerin baskısına mı? Yoksa kendi içinizde büyüyen kuşkuya mı?

nun savaşı sessizdir.

Bu davranış çoğunlukla eşine bağlılığın simgesi olarak anlatılır. Oysa burada yalnızca bağlılık yoktur. Akıl vardır. Strateji vardır. Direniş vardır.

, bekleyişi bir direnme biçimine dönüştüren kadındır.

Penelope’nin yolculuğu ise görünmez.

Penelope yılları…

Penelope ise insanın içini sessizce kemiren “Ya dönmezse?” sorusuyla…

Bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey var ki yolculuk yalnızca bir yerden başka bir yere gitmek değildir. Bazen insan bulunduğu yerden hiç ayrılmadan da uzun bir yolculuğa çıkar.

Penelope İthaka’dan ayrılmamıştır; ama yıllar boyunca zamanın, yalnızlığın, baskının ve umudun içinden geçmiştir.

Belki de destanın en uzun yolculuğunu yapan odur.

Üstelik Penelope’nin beklediği yalnızca Odysseus’un dönmesi değildir. Dönen kişinin hâlâ kendi Odysseus’u olup olmayacağını da bilemez. Çünkü yollar yalnızca yolcuyu değiştirmez. Bekleyeni de değiştirir.

Yıllar sonra karşılaşan iki insan, birbirlerinden ayrılan aynı iki insan mıdır? Yoksa geçmişte birbirlerini tanımış iki yabancı mı?

Belki de Penelope’nin gerçek sınavı, Odysseus’u beklemekten çok, dönen insanın beklediği insan olup olmadığını anlamaktır.

Yine de onun için “Evim neresi?” sorusunun yanıtı başından beri bellidir: Onun evi İthaka değildir. Sarayı değildir. Tahtı, ülkesi ya da çevresini kuşatan duvarlar da değildir.

Onun evi Odysseus’tur.

Öyledir de… Ama aynı zamanda büyük bir yalnızlığın anlatımıdır. Çünkü insanın evini başka bir insanın varlığına bağlaması, ona ait olduğu yeri kazandırdığı kadar onu evsiz kalma tehlikesiyle de karşı karşıya bırakır.

Odysseus’un ülkesi vardır. Tahtı, oğlu, geçmişi ve dönebileceği bir sarayı vardır. Penelope’nin ise bütün evi bir insanın dönüşüne bağlıdır.

Odysseus dönmezse Penelope’nin evi neresi olacaktır?

Belki bu nedenle Penelope’nin bekleyişi yalnızca eşini bekleyen bir kadının sadakatiyle açıklanamaz.

O, kendi evinin geri dönmesini beklemektedir.

Ev kavramına gelince…

Kimim? Nereliyim? Ve en önemlisi de

Bütün bu sorular benliğimi sardı.

On yıldır kıyıkent Didim’de yaşıyorum. Ama ne benliğim bütünüyle yaşadığım ülkeye bağlı ne de kendimi yaşadığım kente ait hissediyorum.

Peki, nereye bağlıyım? Bunu da bilmiyorum.

Çünkü ev, yalnızca içinde yaşadığımız yapı değildir.

Doğduğumuz ülke, nüfusa kayıtlı olduğumuz kent ya da yıllardır oturduğumuz ilçe de insanın evi olmaya yetmeyebilir.

İnsan bazen yaşadığı yerde kalır ama yaşadığı yer ondan uzaklaşır.

Bazen hiç göç etmez ama kendisini sürgünde hisseder.

Bazen bir ülkenin sınırları içinde yaşar; ama o ülkenin her gün değişen dili, değerleri, kararları ve siyasal yönü içinde kendisine ait bir yer bulamaz.

Günümüz Türkiye’sinde evden dışarı çıkmasak bile, her gün yeniden yazılan senaryolarla, değişen politikalarla, siyasal kararlarla ve toplumsal gerilimlerle maceradan maceraya koşan mitoloji kahramanları gibiyiz. Üstelik bu yolculukta ne gemimiz var ne küreğimiz… Ne denizleri aşıyoruz ne de adalara çıkıyoruz. Bedenimiz yerinde duruyor ama düşüncelerimiz her gün başka bir ülkeye, başka bir döneme, başka bir gerçekliğe savruluyor.

Bizim karşımıza ise her gün değişen gerçekler çıkıyor.

Biz ise hangi ülkede, hangi zamanda ve hangi değerler düzeninde yaşadığımızı anlamaya çalışıyoruz.

Dün doğru denilen bugün yanlış sayılıyor. Dün olağan dışı görülen bugün sıradanlaşıyor. Dün ortak değer kabul edilenler bugün tartışmaya açılıyor. Dün hukuk olan bugün bir kararnameye, bugün hak olan yarın bir ayrıcalığa dönüşebiliyor.

İnsan böylesine sürekli değişen bir düzende benliğini hangi sabit noktaya bağlayabilir?

Kimliğini neyin üzerine kurabilir?

Geçmişine mi? Geçmiş de her gün yeniden yazılıyor.

Bugününe mi? Bugün her an değişiyor.

Geleceğine mi? Gelecek ise sisler içinde…

Dijital kültür ise her yerde olduğumuzu… Ama her yerde olmak, hiçbir yere ait olmamak anlamına da gelebiliyor.

Dünyanın her köşesine birkaç saniyede ulaşabiliyoruz; buna karşın kendimize ulaşmakta zorlanıyoruz. Binlerce insanla aynı dijital ortamda buluşuyoruz; ama yaşadığımız kentte, sokakta, hatta evimizde bile yalnızlaşabiliyoruz.

Dijitalleşme mekânları belirsizleştirdi. Algoritmalar bize neyi seveceğimizi, neyi okuyacağımızı, neye öfkeleneceğimizi, hatta kimi düşman bileceğimizi fısıldarken; benliğimizin bize ait olan sesini de giderek duyamaz olduk. Böylece kimliklerimiz, aidiyetlerimiz, bağlılıklarımız da parçalandı.

Bir yanımız geçmişte bıraktığımız zamana… Bir yanımız artık var olmayan ülkeye… Bir yanımız da dijital dünyanın sınır tanımayan boşluğuna bağlandı.

Hangisi gerçek? Ben kimim? Nereliyim? Evim neresi?

Çünkü aidiyet yalnızca bir yere bağlı olmak değildir. İnsanın yaşadığı yer tarafından da kabul edildiğini, tanındığını ve orada kendisine bir yer açıldığını hissetmesidir. Oysa insan, yaşadığı ülkenin kendisini artık tanımadığını düşünmeye başlarsa; kendi ülkesinde bile misafir olur.

Belki de evsizlik yalnızca başını sokacak bir çatının bulunmaması değildir.

İnsanın yaşadığı yerde kendisine ait bir anlam bulamamasıdır.

İnsan bazen bir evin içinde yaşar ama evsizdir.

Bir ülkede yaşar ama yurtsuzdur.

Bir kimlik taşır ama kim olduğunu bilemez.

Bazen ev dört duvar değildir. Bir kent, bir ada ya da haritalarda sınırları çizilmiş bir toprak parçası da değildir.

Bazen ev, yanında susabildiğiniz insandır. Kendinizi açıklamak zorunda kalmadığınız yer… Dünyanın bütün gürültüsünden sonra sığındığınız sessizlik… Bazen çocukluktur. Bir anne, bir sevgili, bir dost ya da artık geri dönülmesi mümkün olmayan bir zamandır. Bazen de insanın kendi içinde kurduğu, kimsenin ele geçiremeyeceği son sığınaktır.

Filmi henüz izlemedim. Ama Homeros’un satırları bana bir kez daha şunu gösterdi ki benim için bu destan yalnızca Odysseus’un İthaka’ya dönüşü değildir. Bir insanın yıllarca dolaştıktan sonra nereye ait olduğunu anlamasıyla, başka bir insanın hiç yola çıkmadan ait olduğu yeri korumaya çalışmasının öyküsüdür.

Odysseus dünyayı dolaşırken evini aradı.

Penelope ise dünyasını, evinin geri dönmesini bekleyerek korudu.

Biri denizlerde kayboldu, diğeri zamanın içinde… Ben ise bulunduğum yerden hiç ayrılmadan, her gün değiştirilen gerçekliklerin içinde yolumu yitirdim.

Odysseus’un önünde sonunda dönebileceği bir İthaka’sı vardı. Penelope’nin beklediği bir Odysseus’u… Benim ise ne dönebileceğim eski bir ülkem kaldı ne de kendimi bütünüyle ait hissedebildiğim yeni bir yerim var.

Hiçbir yere gitmeden kendisine yabancılaşmasıdır ve sonra, yaşamı boyunca aynı soruların peşinde koşmasıdır:

{ "vars": { "account": "G-W4QZM0WZP2" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }