efendi dışarıdaydı; şimdi içeride... Dünlerde sana “çalış” diyorlardı; şimdi “istersen başarabilirsin” diyorlar. İlk bakışta ne kadar özgürleştirici! Kim istemez potansiyelini gerçekleştirmeyi, en iyi versiyonu olmayı, sınırlarını aşmayı, kendini optimize etmeyi? Ne hoş sözcükler. Ne modern. Ne parlak. Ve gerçekteyse ne ölümcül.
Ne muhteşem bir ilerleme öyküsü değil mi? Önce seni çalıştırıyorlar, sonra çalışmayı erdem diye öğretiyorlar, ardından eğlenceyi sana özgürlük diye satıyorlar, en sonunda da kendi kendini neden tükettiğini anlamadığın koşullara getiriyorlar ve buna da “çağdaş yaşam” diyorlar.
Böyle bir dünyada insan; gerçekten nasıl insanca yaşayabilir? İşyerinde değil. Büyük bir olasılıkla sosyal medyada hiç değil. Beyaz camın pazarladığı hazır eğlence paketleri arasında da pek sayılmaz. Sürekli kendini geliştirmeye zorlanırken de değil. Belki ancak hiçbir fayda hesabı yapmadan düşünebildiğinde, hiçbir performans ölçütüne teslim olmadan dinlenebildiğinde, başkasının onayına gereksinim duymadan var olabildiğinde… Kısacası, seni işe, tüketime, başarıya, görünürlüğe ve tükenmeye bağlayan o görünmez ağlardan bir anlığına bile olsa sıyrılabildiğinde insan; insanca yaşayabilir, özgür olabilir, özgürce düşünebilir. Ama ve ne yazık ki işte çağdaş uygarlığın tam da istemediği şey budur; gerçekten özgür bir insan olmak, insanca yaşanabilecek koşulları sağlamak... Olanaklı mı böyle yaşamak? Elbette ki hayır! Çünkü çağdaş uygarlık ne yazık ki insanları zincirsiz köle yapmayı başarmış.