Yazık « Mavi Didim Gazetesi

23 Haziran 2021 - 03:22

Yazık

Yazık
Son Güncelleme :

13 Mart 2021 - 6:42

313 views

Yazık

Cumartesi geceleri, Pazar gecelerinin  tembel uykularına gebedir, bir başka deyişle geç yatıp, geç kalkma özgürlüklerimiz vardır zamanın bu dilimlerinde… Pazarlar Hristiyanlar’ın kutsal günleri ya, bizlerinse kurtarılmış günleridir; dilediğimizce tembel, dilediğimizce zamandan kaygısız… Böyle düşündüğümüzde de, dar gelirlilerin tek eğlencesi-dinlencesi-söylencesi televizyonun karşısındaki yerlerimizi alıyoruz Cumartesi geceleri, Pazar sabahlarına değin…
Şimdi; eğlencesi, dinlencesi tamam da söylencesi ne ola ki şu tv’nin denecek olursa, ben de sorarım o zaman, siz hiç söylenmiyor musunuz;  tv yansılarından, uzman kimliğine bürünüp, töremiz, harsımız, geleneğimiz ( gerçekteyse bütün bunlar bizim bilgisizliğimiz, şarlatanlığımız, arsızlığımız demeleri gerekirken) diyenlere?… Doğrusu ben en çok söylenenlerden birisiyim, RTÜK’çüler bile yanımda ölü bir kütük sayılırlar.
Ve…
Bugünlerde gerçekleşen bir ölüm nedeniyle anılarımdan çıkıp geldi, bugünüme Savaş Ay ve onun Cumartesi gecelerinden, Pazar sabahlarına değin bizi televizyon karşısında tutsak alan programı…

İşte anılarımdan bugüne gelen  27 Kasım 1999 gecesi ve yansıda TGRT’nin Savaş AY’ı…

Sihirbaz babadan olma, şarkıcı anadan doğma Savaş AY’ın; toplumsal değer yargılarımızı tartışması/irdelemesi, en dingin anlarımda bile damarlarımda hızla dolaşan kanımın kilometre saatindeki yükselişle Ölüm Meleği’ne trafik canavarı olarak değil ama beyin kanaması biçiminde bir çağrı çıkarabilir nitelikte olsa da, yine de izlemek istiyorum. Çünkü DGM savcı ve yargıçlarının bile ilgi alanına giren Sibel CAN; bazı şeyleri Savaş Abisi’ne anlatacakmış 27 Kasım Cumartesi gecesi…
Çünkü…
Son birkaç haftadır; “Bazı şeyler yalnız Savaş Abi’ye anlatılır” söylemi çıktığından beri, Cumartesiler’i Savaş Ay’la tansiyonumu yükseltiyorum. Bir yerlerde, bir zamanlarda adamlar ya da kadınlar sorumsuzca yaşıyorlar, gündeme oturuyorlar, eleştiriler, saldırılar, adı silindi, söndü gitti derken, birden Savaş Ay’ın açıklamaları, aklamaları, paklamaları… Kısacası adam; başımıza MEDYA PAPAZI kesildi. Her türlü çarpık ilişkiler, çelişkili yaşamlar, yasadışı tutum ve davranışlar, sonra gelsin MEDYA PAPAZI’na günah çıkarma girişimleri; “Ben bu kızı çocukluğundan bilirim, arkasındayım” ya da “Ben bu adamı iyi tanırım, delikanlıdır” açıklamaları…
ÖZAL’la başlayan yükselen değerler doğrultusunda her türlü görgüsüzlüğün, kuralsızlığın, toplumsal yozlaşmanın, bozulmanın o beylik deyişle “Tarihinin yazıldığı” özel tv kanallarımızın, sonunda bir de MEDYA PAPAZI oldu. Onun varlığıyla bazı şeyler yalnız Savaş Abi’ye anlatıldı; Özcan Deniz’i babasıyla barıştırdık, o şimdi hayırlı evlat…
Evliyken “Karahan Çantay’la adı aşk dedikodularına karışan” Sibel Can’ı akladık; o şimdi örnek Türk kadını…
Soruları duyar gibiyim; “Bütün bunlar senin ilgini neden çekiyordu?”…
İşte yanıtım: Serde çevrecilik var ya, doğal ve kültürel çevremize yapılan her türlü saldırıya; saldırmadan duramam. Toplumumuz böylesi saldırılarla kirletildiğinde, özel tv yansıları karşısında savunmasız, korunmasız yurttaşlarımıza; “Türk’ün töresi, harsı böyledir” denilerek, şarkıcının, mankenin, futbolcunun, mafya babasının yaşam biçimleri, Türk’ün toplumsal yapısı olarak dayatılmaya çalışıldığında, ilgisiz kalamam, suskun kalamam. Umarım büyük çoğunluk da suskun kalamaz, kalmaz, kalmamalı !…

28 Kasım 1999 günü böyle demiştim. Oysa ne boş sözler söylemişim; yazık, çok yazık !…
Böylesi rahatsızlıklarımı dile getirdiğim için bana mı?…
Böylesi bir toplumsal yaşamın bireyleri olmak durumunda kaldığı için halkımıza mı?…
Böylesi bir toplumsal yapı sonucunda ortaya çıkan seçmen kalabalığının verdiği oylarla karanlıklara yol alan ülkemize, ulusumuza mı?…

O günlerden beri Savaş Ay ve benzerlerinin sunduğu programlarla; toplumsal yapı giderek yozlaşmış, kirlenmiş ve bozulmuş oluyor.
Ve değil günler, aradan yıllar geçti; Tayland’da bir motosiklet kazası oldu ve o kazada “Sibel Can ve kiraladığı çetenin ölüm tehditleri nedeniyle ülkesini terk etmek durumunda kalan” Karahan Çantay adlı genç bir insan öldü.
Ailesi ölümünün şaibeli olduğunu ileri sürüyor.
Ve onca yılın ardından “hanımefendi havalarında ve iyi bir anne kimliğinde” ortalıkta gezen Sibel Can’ın ve o günlerdeki eşi ve bugünlerin “ortaokul terk kanaat önderi” Hakan Ural’ın “kirli çamaşırları” ortalığa dökülüyor.
Kamuoyu vicdanı sanki o günlerde bir genç erkeğe yapılmış olan  haksızlığın, hesabını bugün soruyor.
Ama gidenler, geri gelmiyor; ölenler, öldürülenler yeniden dirilmiyor.
Her ne kadar; bugünlerde eski defterleri karıştırıp, yanlışlıkları eleştirenler olsa da…
Sözkonusu sıradan genç kızların, kadınların aşları olunca; ne yazık ki onların peşlerine hep Ölüm Meleği düşüyor. Kimsecikler onları hoşgörmüyor, aşık olma, sevdalanma hakkı tanımıyor. Onları öldüren erkekler de “namus belasına gardaş” şarkıları söyleyerek, Yasalar karşısında aklanıyor, tıpkı Sibel Can gibi… Ama yalnızca bir tek erkek; öldürülen genç kızlar ve kadınlar gibi karalanmış, dışlanmış, hırpalanmış oluyor Karahan Çantay gibi…
Nasıl da ikiyüzlü bir toplumdur bu toplum ve nasıl da çifte standart uygulanıyor insanlara; toplumsal ve ekonomik güçleri oranında…