Yakup Kivrak

Tüm Yazıları


Ziyaret - 4

  • 11 Temmuz 2019 Perşembe


Köy Enstitülerimizin 27 Ocak 1954 tarihli, on üç maddelik 6234 sayılı kanunla kapatılıp ilköğretmen okullarına dönüştürülmesinden on beş yıl kadar sonra öğrencisi olduğum Yunus Emre Erkek İlköğretmen Okulu’mu 40 sene sonraki ziyaretimin hikâyesidir. Ve geldik nostaljik ziyaretimin sonuna…
***
(…)
Herkes her şeyi iyi yapamaz. Onlar da benim gibi güzel mandolin çalamıyorlardı işte. O zamanlar mandolin, müzik derslerinde zorunlu çalgı. İrfan öğretmenim üçüncü sınıfın başında beni kemana başlattı. “Ağabeylerin gibi sen de yeteneklisin. Seneye Ankara’da Müzik Semineri sınavına gireceksin,” dedi. O yıl kemanda Seybold birinci ve ikinci kitapları bitirdik.
Ana binanın ve yeni büyük binanın yanından aşağıya doğru yürüyorum. Üç yıl boyunca içinde ders gördüğüm C şubesinin kapısına şöyle bir ellemeden gidilmez.
Odun kömür deposunun önünde duruyorum. Bizim sınıf bu deponun hemen yanındaki yapının arka tarafında ve doğrudan bahçe giriş çıkışlıydı. Ana binadan ayrı olması genel olarak dezavantajlı olsa da çok önemli bir avantaja da sahipti: Soba nöbetçisi sabah beş buçukta kalkıp sınıfa odun kömür taşıyıp sobayı yakacak ya, depo hemen yanı başımızda, ne büyük rahatlık! Ana binadaki sınıfların soba nöbetçileri, sabahın köründe, karda, buzda yakacak kovalarını yüz metre kadar taşımak zorundayken, biz hemen dibimizdeki depodan odun kömürümüzü alıverirdik.
Sınıfımın kapısındayım. Diğerleri gibi bu da asma kilitli. Orada duran bir tahtanın üstüne çıkıp kırık camdan içeri baktım ve o yıllara gittim yine…
Sarışın, yakışıklı müzik öğretmenim İrfan Dülger müzik dersi yapıyor bizimkilerle, mandolin çalışıyorlar. Ben elimde keman kapıdan giriyorum:
“Hocam, kazandım sınavı, birincilikle.”
“İyi bok yedin.”
İrfan öğretmenim beni bu sınava iyi hazırlamıştı ve kazanacağımdan emindi zaten.
Arkadaşlarım gülüşüyor. Ardından tebrikleri kabul ediyorum:
“Aferin lan, Ankara’ya gidiyosun ha… Bi sürü de kız vardır orda lan şimdi.”
Tebrik eden seslerde hafiften kıskançlık tınıları var. Sonra da ortalığı hafif bir hüzün sarıyor. Eee ne de olsa bu kırık camından baktığım sınıfı dolu dolu tam üç yıl paylaşmışız. Ve birkaç güne kadar Ankara’ya yeni okuluma gideceğim:
“Ankara Erkek İlköğretmen Okulu Özel Müzik Bölümü.”
***
Ve Yunus Emre Erkek İlköğretmen Okulu’mdan ayrılıp Ankara Erkek İlköğretmen Okulu’ma geçişim böyle oldu.
Orası köy enstitüsünden dönüştürülmüş bir okul değildi. Büyük bir binaya sığdırılmış kaloriferli derslikleri, yatakhaneleri, yemekhaneleri, kantini vs. her şeyiyle şıkır şıkır bir şehir okuluydu. Erkekler yatılı, kızlar gündüzlü öğrenciydi. Bu kadar çok kız öğrenciyi ilk kez bir arada görüyordum. On beş yaş dolayındaydım, çok yadırgamış, ilk aylarda çok bocalamıştım.
Önümüzdeki günlerde oradaki öğrenciliğimi de ayrıca anlatacağım. Çocukluktan ilk gençlik dönemine geçiş sürecindeydim, yetmişli yılların henüz başlarıydı ve öğrenci olayları yavaş yavaş tırmandırılmaya başlamıştı. Biz çocuk yaştaki yatılı öğrenciler solcu-sağcı, komünist-faşist vs. ayrıştırılmaya başlanmış; aynı sınıfları, aynı yatakhane koğuşlarını, aynı yemek masalarını kardeşçe paylaşırken, ekmeklerimizi bölüşürken nasıl olduğunu anlayamadan birbirlerine diş bileyen düşman gruplar haline gelmiş/getirilmiştik.

(SON)