Yakup Kivrak

Tüm Yazıları


Ziyaret - 3

  • 10 Temmuz 2019 Çarşamba


Köy Enstitülerimizin 27 Ocak 1954 tarihli, on üç maddelik 6234 sayılı kanunla kapatılıp ilköğretmen okullarına dönüştürülmesinden on beş yıl kadar sonra öğrencisi olduğum Yunus Emre Erkek İlköğretmen Okulu’mu 40 sene sonraki ziyaretimin hikâyesidir. Bu bölümde nostaljim dorukta…
***
(…) Bir vurursun, on kilometre öteden duyulur. Bu zili çalmak çok büyük bir keyifti. Nöbetçi öğretmen zil talimatı verdiğinde en az beş kişi fırlar yarışırdık. Önce ulaşan zili çalar. Üç-dört kilometre uzakta meyve bahçelerinde tarım dersi yaparken bu zille yemeğe çağırılırdık. Civar köylerde oturanlar da saatlerini ve bazı işlerini bizim zile göre ayarlardı. Ders saatini bildirdiğinde kulağımıza pek hoş tınlamasa da, yemek saatini bildiriyorsa dünyanın en keyifli tınısıydı: “Çaang, çaang, çaang.”
Yemekhane binasına yürüyorum, yatakhanemiz gibi virane midir acaba? Hayır, binayı yenilemişler gıcır gıcır olmuş, kapısında da “yemekhane” yazıyor. Hafta sonlarında bu salonda sinema izlerdik. Bu nedenle hafta sonuna denk gelen yemekhane nöbetçiliği çok zordu, kolay mı yemekhaneyi sinema salonuna çevirmek? Masalar toplanacak, sandalyeler dizilecek, bir sürü angarya.
* * *
Tahmin ettiğim gibi bizim kocaman demirden zil yerinde yok. Eh şimdi elektronik “Für Elise”li detone zillerimiz var, bu gereksiz deyip atmışlardır.
Gençten bir adam merak edip yaklaşıyor:
“Eski mezun herhalde!”
“Evet bildin, epeyce eski. Burada mı çalışıyorsun?”
“Evet hocam, kaloriferciyim.”
“Benim binalarıma iyi bakmamışsınız, hepsi perişan. Hamam duruyor mu peki?”
“Duruyor, depo olarak kullanılıyor. Yeni pansiyon yapılınca hamama gerek kalmamış.”
Biraz yürüyüp az ilerideki minyatür görünümlü kubbeli hamamımızı görüyorum. Paslı büyük kilit orada da asılı.
“Ben biraz daha dolaşayım, hoşça kal.”
Ana derslik binamıza doğru yürüyorum. Neden ana derslik derseniz, bizim C şubesine yer kalmamış, iki yüz metre aşağıdaki odun kömür depolarının olduğu yerde bir odayı sınıf yapmışlar. Yunus Emre İlk Öğretmen Okulu’ndaki üç yılımı orada okudum. Ana binada ve hemen yanındaki revir binasında da durum aynı: Camlar kırık, boyalar dökük, kapılarda kocaman asma kilit… Çok mu zor bunları birazcık bakımlı durumda muhafaza etmek!
Ana binaya kantin gereksinimlerimiz için, bir de diğer sınıflardaki tek tük gündüzlü kızları görüp onlara çaktırmadan bakmak için giderdik. Bizim sınıfta kız yoktu. Sınıfların A şubelerindeki tek tük kız öğrenciler, öğretmenlerin, revir hemşiresinin ve diğer okul personelinin çocuklarıydı.
Revirin önündeki “Atatürk Tepesi” ve merdivenleri. Merdivenler tepenin üstündeki metalden yapılmış ve bizim için okulun simgesi olan muhteşem Atatürk portresine kadar çıkar. Atatürk portresi o kadar büyük ki üç beş kilometre uzaktan görünür.
Atatürk Tepesi’nin merdivenlerinin bizim için şöyle bir anlam ve önemi de vardı: Tepeye gezmeye çıkan kızlar olursa revirin önünde sohbet eder gibi yapıp çaktırmadan çırpı bacaklarına bakardık. Revirin merdivenine oturup bir sigara yakıyor ve birkaç dakika Atatürk Tepesi’nin merdivenlerini gülümseyerek seyrediyorum.
İş dersliklerimiz ne durumda acaba? Biraz yürüyüp uzaktan görüyorum onları da, öylece duruyorlar. Kırık camlarını, paslı asma kilitlerini görüp yeniden canım sıkılmasın diye yanlarına kadar gitmeden uzaktan bakıyor ve iş dersi öğretmenimiz Rıza hocayı anımsıyorum:
Çok beceriksizdim. Lobut, törpü sapı, kazma kürek sapı vs. herkes mükemmel düzgünlükte yapar, pırıl pırıl cilalar, yüksek not ve aferin alırken bir defasında Rıza hoca, eğri büğrü yaptığım törpü sapını -çalmayı beceremeyen öğrencinin kafasına blok flütü tak tak vuran müzik öğretmenleri gibi- tak tak kafama vurmuştu. O dönem iş dersi karne notum da zayıf gelmişti.

(Devam Edecek)