Selma Erdal

Tüm Yazıları


Yerel Seçimler Öncesinde Bir Değerlendirme: Türkiye'de Kentleşme

  • 12 Nisan 2018 Perşembe


Günümüzde kalkınma ve modernleşme; sanayileşme ve kentleşmeyle eş sayılmaktadır. Dolayısıyla da ülkeler ekonomik kalkınmalarını sanayileşme girişimleriyle sağlamayı amaçlamaktadırlar. Ülkemiz açısından yapılacak değerlendirmeler de aynı amaca yönelik olarak sanayileşme çabalarının varlığını ortaya koymaktadır. Ne var ki Osmanlı Dönemi’nden başlayarak, Cumhuriyet Hükümetleri’nce de sürdürülen tüm sanayileşme çabalarına karşın, ülkemiz için “sanayileşmiş bir ülke” tanımlamasını yapabilmek olanaksızdır. Üstelik sanayileşme özlemleri; ülkemizin tarımsal bir ülke oluş özelliklerini de geriletmiştir. Bu da kırsal yörelerdeki işsiz nüfusun kentlere yönelmesine neden olmuştur. Kentlerimizse bu nüfusu istihdam olanaklarından yoksun olduğundan, ülkemiz açısından kentleşmenin olumsuz etkileri ortaya çıkmaktadır.
Oysa Batı’da yaşanan; sanayileşmeyle birlikte gelişen bir kentleşme oluşumdur ve bu yaklaşık 150-200 yıllık bir sürede gerçekleşmiştir. Üstelik ekonomik gelişmeye olumlu katkıları olmuştur. Özellikle sömürgeci ülkeler tarım kesimindeki nüfus fazlasını, yeni sömürgelerine aktarmışlar ve onların doğal kaynaklarını kendi ülkelerine getirerek ekonomik gelişmelerini sağlamışlardır. Gelişmekte olan ülkeler bu olanaklardan yoksun olduklarından, kentleşmenin olumsuz etkileriyle karşı, karşıya kalmışlardır ki konut sorunu, kentiçi ulaşım sorunu, altyapı hizmetlerinin eksikliğinden kaynaklanan sorunlar ve en önemlisi de çevre kirlenmesi olmak üzere kentleşmenin olumsuz yan etkilerine verilecek örneklerdir.
Ülkemiz bağlamında özellikle Beşinci Plan Dönemi’nden başlayarak; artık kentsel sorunların ortaya çıkmasına, olumsuzluklarının tartışılmaya başlamasına karşın, kentlere yönelim durmamış, tersine bu yönelimin süreceği de beklenmiştir. Kuşkusuz bu durumda kentleşme ile ilgili sorunların artacağı da beklenilmelidir. Üstelik giderek artan nüfusla birlikte; kentlere ilişkin sorunların yanı sıra, nüfusa ilişkin sorunların da artacağı kaçınılmaz bir sonuçtur ve sorundur.
Ki bu bağlamda artan nüfusun beslenmesinden eğitimine, sağlığından istihdamına değin bir çok soruna çözüm bulunması gerekeceği de bir gerçektir. Üstelik istihdam sorun da çarpık kentleşmeyi tetikleyen en önemli nedenlerden birisi olmaktadır. Bunu önlemek için de öncelikle nüfusun kontrol altına alınası akılcı bir çözüm gibi görünürken, tersine çok çocuklu ailelere özendirilen söylemler ülkeye egemen olmaktadır.

Bilindiği gibiülkemizde 1960’lara değin uygulanan nüfus politikaları, nüfus artışını özendirici nitelikte olmuştur. 1960’lı yıllarda ortaya çıkan nüfusun istihdamı sorunuyla birlikte, nüfusun planlanması gerekliliği de duyulmaya başlanmıştır.
Günümüzde nüfusta kantite (nicelik) değil; kalite (nitelik) önemlidir. Ama henüz ülkemizde sağlıklı olarak nüfus planlama yöntemlerinin de uygulanamadığı bir başka sorundur. Ayrıca genç nüfusu olan ülkeler arasında olduğumuz ve bu nüfusun istihdamı sorunuyla karşı, karşıya olduğumuz bilinenleri yinelemektir. Çoğunlukla kırsal yörelerde toplanan bu nüfus; kentlere yönelmekte, sanayileşmenin oluşturduğu çekime kapılmaktadır.
Ne var ki; genellikle vasıfsız olan bu nüfusu istihdam edebilecek düzeyde bir sanayileşme varolmadığından, bunlar hizmet sektöründe gerçekteyse marjinal kesimde yığılmaktadır. Bu durum da çarpık kentleşme de dediğimiz ekonomik yetersizliğin somut görüntüsüdür. Dolayısıyla da çarpık kentleşmenin sağlıksız bir kentlileşmeye neden olacağı da açıktır.
Bu konuya doğrudan değinilmese de; Sekizinci Plan’da “kültürel yozlaşma” kavramı yer almıştır. YineDokuzuncu ve Onuncu Planlar’da da; bu soruna dolaylı olarak değinilmiş, “aile ve kadın” konularına yer verilmiş, ailenin ve dinamik nüfus yapısının korunmasından söz edilerek, yalnızca kentlerin değil, kentte yaşayanların, kentlilerin de denetimi, kontrolü edinilen en birincil amaç olmuştur. İşte bu bağlamda kadının toplumsal konumuyla, nüfus planlaması arasındaki ilişki ortaya çıkmaktadır. Ne yazık ki son yıllarda;kadının bilinç düzeyi, sahip olacağı çocuk sayısını belirlemede birincil önemi göz ardı edilmekte, kadının doğuracağı çocuk sayısına bile karışılmaktadır. Kuşkusuz bilinçli kadın; kendisine bedensel ve toplumsal anlamda yük olacak sayıda çocuk istemeyecektir ya da bir diğer deyişle; kadınlığını kanıtlaması için çok sayıda çocuğa sahip olması gerekmediğini algılayabilecektir. Oysa bugün kadın, Cumhuriyet’in kadına sağladığı bunca kazanımlarına karşın ; giderek toplumsal yaşamdan soyutlanmak, eve kapatılmak ve yalnızca çocuk doğurma işlevini görecek konuma getirilmek istenmektedir.
Son yıllarda ısrarla göz ardı edilmek istense de, ülkemiz açısından nüfus artışı toplumsal bir sorundur. Dolayısıyla bu sorun ekonomik yapımızı da derinden etkilemektedir. Bu soruna çözüm bulmada; genelde ailelerin, özelde ise kadınların bilinçlenmesi gerekmektedir ki toplumumuzdaki ailelerin ve kadınların yapısına bakmakla ne denli başarılı olunabileceği de umutsuz bir çırpınıştan başka bir şey değildir.
Selma ERDAL; Kentleşme ve Çevre Sorunları Uzmanı