Selma Erdal

Tüm Yazıları


Türkiye'de Kentleşme

  • 14 Mayıs 2018 Pazartesi


Cumhuriyet’le birlikte başlatılan tüm sanayileşme çabalarına karşın Türkiye ekonomik açıdan, az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkeler sınıfında yer almaktadır. Sanayileşmenin özellikle Türkiye’nin Batısı’nda yer alması, kırın ittiği işgücü için Batı’da bir çekim alanı oluşturmuştur ki bu da ülkemizin işgücü yapısal dağılımını etkilemektedir.Bilindiği gibi kentleşme ile işgücünün demografik ve sosyo-ekonomik yapısı arasındaki ilişkiler ekonomik gelişmenin açıklanmasında anahtar kavramlardır. Genellikle tarımsal ülkeler olarak da bilinen AGÜ’lerde gerek tarım sektörünün toplam üretimdeki payı, gerekse tarım sektöründe çalışan faal nüfusun toplam nüfus içindeki payı oldukça yüksektir. Gelişmiş ülkelerde tarım sektöründe çalışanlar faal nüfusun yaklaşık yüzde 10’luk bir bölümünü oluştururken, az gelişmişlerde bu oran yüzde 50’nin üzerindedir. Aynı şekilde gelişmişlerde tarım sektörünün toplam üretimdeki payı yüzde 10’un altına inmişken, az gelişmişlerde söz konusu oran yaklaşık yüzde 50 dolaylarındadır. AGÜ’lerin dikkat çeken bir başka özelliği de hizmet sektörünü şişkinliğidir.Çünkü AGÜ’lerde verimli işlerde çalışma olanağı bulamayan büyük bir kitle boyacılık, kapıcılık, odacılık, işportacılık gibi düşük verimli işlerde çalışmakta ve bütün bu işlerin hizmet sektörü içinde gösterilmesi de hizmet sektörünün yükselmesine neden olmaktadır. Bununla birlikte aktif nüfusun üç ana sektöre dağılışı ile ekonomik kalkınma arasında bir ilişki olduğu varsayılmıştır. Simon Kuznets bu konuda; 3 SEKTÖR TEORİSİ kurarak, ekonomik gelişme arttıkça ücretlilerin oranının artacağını belirtmiştir. Gerçekten de gelişmiş ülkelerin süreçleri bu teoriyi doğrulayan bir eğilim göstermiştir. Ne var ki bu teori AGÜ’lerde yanıltıcı bir görünüm ortaya koymaktadır. Kırın ittiği işgücü fazlası kentte, hizmet sektöründe (ki bu sektör de marjinal işlerden oluşmaktadır) yer almaktadır ve bu durum ekonomik gelişmenin değil, gelişmemenin bir sonucudur.Osmanlı İmparatorluğu’nda nüfusa dair bilgiler olmadığından, olsa bile gerçeği yansıtmadığından (örneğin; kadınların sayılmaması gibi nedenlerle), bugünkü anlamda köy ve kent nüfus hareketlerini izlememiz olanaksızdır. Bununla birlikte 19. yüzyıla değin savaşlar, iç karışıklıklar ve salgın hastalıklar nedeniyle nüfusta artış değil, azalışlar olduğu ileri sürülmektedir. Tanzimat’la birlikte ülkede yaşanan değişiklikler, nüfusa da yansımış ve nüfusta da artışlar gözlenmiştir. Bu döneme değin ülke nüfusunun büyük bir kısmı Batı’da, özellikle İstanbul’da toplanmasına karşın, 19. yüzyıldan başlayarak Anadolu nüfusunda az daolsa artışlar olmuştur.
Nüfus hareketlerine neden olan bir diğer etken de; savaşlarda Balkanlar’daki toprakların yitirilmesi ile birlikte, oradaki Türk asıllıların Anadolu’ya göçmesidir ki bunun sonucunda Anadolu nüfusunda bir hareketlilik ve artış olmuştur.
Nüfus hareketlerine bir diğer örnek olarak o dönemde yaşanan iç göçler verilmektedir. Dış borçlar nedeniyle Devlet’in, yabancı devletler adına kendi köylüsünü sömürmesi iç göçlere zemin hazırlamıştır. Köylü, dış borçları ödemek için bir bakıma emperyalist güçler için çalışmıştır. Bu durumdan dolayı bazen köylü kentlere göçmüş ve daha büyük ekonomik sorunlarla karşılaşmıştır. Çünkü köylü; kentlerde çekim alanları oluşturacak olanaklar nedeniyle değil, çaresizlikten kentlere gelmiştir.Bilindiği gibi...Günümüzde kalkınma ve modernleşme; sanayileşme ve kentleşmeyle eş sayılmaktadır. Dolayısıyla da ülkeler ekonomik kalkınmalarını sanayileşme girişimleriyle sağlamayı amaçlamaktadırlar. Ülkemiz açısından yapılacak değerlendirmeler de aynı amaca yönelik olarak sanayileşme çabalarının varlığını ortaya koymaktadır. Ne var ki Osmanlı Dönemi’nden başlayarak, Cumhuriyet Hükümetleri’nce de sürdürülen tüm sanayileşme çabalarına karşın, ülkemiz için “sanayileşmiş bir ülke” tanımlamasını yapabilmek olanaksızdır. Üstelik sanayileşme özlemleri; ülkemizin tarımsal bir ülke oluş özelliklerini de geriletmiştir. Bu da kırsal yörelerdeki işsiz nüfusun kentlere yönelmesine neden olmuştur. Kentlerimizse bu nüfusu istihdam olanaklarından yoksun olduğundan, ülkemiz açısından kentleşmenin olumsuz etkileri ortaya çıkmaktadır.
Oysa Batı’da yaşanan; sanayileşmeyle birlikte gelişen bir kentleşme oluşumdur ve bu yaklaşık 150-200 yıllık bir sürede gerçekleşmiştir. Üstelik ekonomik gelişmeye olumlu katkıları olmuştur. Özellikle sömürgeci ülkeler tarım kesimindeki nüfus fazlasını, yeni sömürgelerine aktarmışlar ve onların doğal kaynaklarını kendi ülkelerine getirerek ekonomik gelişmelerini sağlamışlardır. Gelişmekte olan ülkeler bu olanaklardan yoksun olduklarından, kentleşmenin olumsuz etkileriyle karşı, karşıya kalmışlardır ki konut sorunu, kentiçi ulaşım sorunu, altyapı hizmetlerinin eksikliğinden kaynaklanan sorunlar ve en önemlisi de çevre kirlenmesi olmak üzere kentleşmenin olumsuz yan etkilerine verilecek örneklerdir.
Özellikle Beşinci Plan Dönemi’nden başlayarak; artık kentsel sorunların ortaya çıkmasına, olumsuzluklarının tartışılmaya başlamasına karşın, kentlere yönelim durmamış, tersine bu yönelimin süreceği de beklenmiştir. Kuşkusuz bu durumda kentleşme ile ilgili sorunların artacağı da beklenilmelidir. Üstelik giderek artan nüfusla birlikte; kentlere ilişkin sorunların yanı sıra, nüfusa ilişkin sorunların da artacağı kaçınılmaz bir sonuçtur ve sorundur.
Ki bu bağlamda artan nüfusun beslenmesinden eğitimine, sağlığından istihdamına değin bir çok soruna çözüm bulunması gerekeceği de bir gerçektir. Üstelik istihdam sorun da çarpık kentleşmeyi tetikleyen en önemli nedenlerden birisi olmaktadır. Bunu önlemek için de öncelikle nüfusun kontrol altına alınası akılcı bir çözüm gibi görünürken, tersine çok çocuklu ailelere özendirilen söylemler ülkeye egemen olmaktadır.
Bilindiği gibi ülkemizde 1960’lara değin uygulanan nüfus politikaları, nüfus artışını özendirici nitelikte olmuştur. 1960’lı yıllarda ortaya çıkan nüfusun istihdamı sorunuyla birlikte, nüfusun planlanması gerekliliği de duyulmaya başlanmıştır.
Günümüzde nüfusta kantite (nicelik) değil; kalite (nitelik) önemlidir. Ama henüz ülkemizde sağlıklı olarak nüfus planlama yöntemlerinin de uygulanamadığı bir başka sorundur. Ayrıca genç nüfusu olan ülkeler arasında olduğumuz ve bu nüfusun istihdamı sorunuyla karşı, karşıya olduğumuz bilinenleri yinelemektir. Çoğunlukla kırsal yörelerde toplanan bu nüfus; kentlere yönelmekte, sanayileşmenin oluşturduğu çekime kapılmaktadır.
Ne var ki; genellikle vasıfsız olan bu nüfusu istihdam edebilecek düzeyde bir sanayileşme varolmadığından, bunlar hizmet sektöründe gerçekteyse marjinal kesimde yığılmaktadır. Bu durum da çarpık kentleşme de dediğimiz ekonomik yetersizliğin somut görüntüsüdür. Dolayısıyla da çarpık kentleşmenin sağlıksız bir kentlileşmeye neden olacağı da açıktır.
Bu konuya doğrudan değinilmese de; Sekizinci Plan’da “kültürel yozlaşma” kavramı yer almıştır. Yine Dokuzuncu ve Onuncu Planlar’da da; bu soruna dolaylı olarak değinilmiş, “aile ve kadın” konularına yer verilmiş, ailenin ve dinamik nüfus yapısının korunmasından söz edilerek, yalnızca kentlerin değil, kentte yaşayanların, kentlilerin de denetimi, kontrolü edinilen en birincil amaç olmuştur. İşte bu bağlamda kadının toplumsal konumuyla, nüfus planlaması arasındaki ilişki ortaya çıkmaktadır. Ne yazık ki son yıllarda; kadının bilinç düzeyi, sahip olacağı çocuk sayısını belirlemede birincil önemi göz ardı edilmekte, kadının doğuracağı çocuk sayısına bile karışılmaktadır. Kuşkusuz bilinçli kadın; kendisine bedensel ve toplumsal anlamda yük olacak sayıda çocuk istemeyecektir ya da bir diğer deyişle; kadınlığını kanıtlaması için çok sayıda çocuğa sahip olması gerekmediğini algılayabilecektir. Oysa bugün kadın, Cumhuriyet’in kadına sağladığı bunca kazanımlarına karşın ; giderek toplumsal yaşamdan soyutlanmak, eve kapatılmak ve yalnızca çocuk doğurma işlevini görecek konuma getirilmek istenmektedir.
Son yıllarda ısrarla göz ardı edilmek istense de, ülkemiz açısından nüfus artışı toplumsal bir sorundur. Dolayısıyla bu sorun ekonomik yapımızı da derinden etkilemektedir. Bu soruna çözüm bulmada; genelde ailelerin, özelde ise kadınların bilinçlenmesi gerekmektedir ki toplumumuzdaki ailelerin ve kadınların yapısına bakmakla ne denli başarılı olunabileceği de umutsuz bir çırpınıştan başka bir şey değildir.*Bu yazımızla;24 Haziran seçimleri öncesinde; ülkemizin dünü, bugünü ve yarını için söyleyecek sözleri olan siyasetçilere genel bir tablo sunmak istedik...İlgi duyup, okuyan ve sorunlara çözüm üretmek için kafa yoran siyasetçilerin bilgisine, ilgisine sunalım dedik...